Ayan


 Ayan nedir, Ayan hakkında bilgi, Ayan anlamı, Ayan ödevi, Ayan konu anlatımı, Ayan detaylı bilgiler sayfanın konularıdır.

ÂYAN çoğl. a. (ar. ‘ayn’ın çoğl. a’yffn). Esk. 1. Gözler. —2. Bir yerin ileri gelenleri, sözü geçenleri; eşraf: “…millet içinden âyan ve kibarın eyadi-i ihtiyarına bırakılarak…” (Ali Suavi, XIX. yy.). [Bk. ansikl. böl.] —3. Ayan meclisi üyeleri. —4. Âyanbaşı,_ bir köy ya da kasabanın ileri geleni. || Âyan-ı hariciye, dış dünyadaki nesneler. || Âyan meclisi, danışma meclisi, senato. || Âyan-ı mutavassıta, vasıta olan, aracı nesneler. || Âyan-ı müşahhas, gözle görülen, elle tutulan şeyler. || Âyan ü eşraf, ileri gelenler, varlıklılar, nüfuzlu ki-şiler.

—Tasav. Âyan-ı sabite, eşyanın var olmadan önce, Tanrı’nın bilgisindeki değişmez sureti. (Bk. ansikl. böl.) —ANSİKL. Osmanlı metinlerinde âyan-ı vilayet, âyan-ı belde, âyan ve eşraf, vücuh-ı memleket biçimlerinde geçen âyanın XVI. ve XVII. yy.’larda reaya ile merkezi otorite arasındaki ilişkilerde aracı olarak sınırlı bir işlevi vardı. Kent’in korunması, adalet, yöneticilerin değiştirilmesi vb. konusundaki istemlerin padişaha arzı âyan eliyle yapılırdı. Devletle ilişkilerinde reayanın temsilciliğini yapan şehir kethüdalığı-na da âyandan biri atanırdı. 1682’de başlayan ve dört devletle on altı yıl süren savaş sırasında âyanın etkisi arttığı gibi, yönetime karşı da başına buyruk bir tutum takındığı görüldü. 1694’ten başlayarak eyaletlerdeki taşınmaz malların, hazine gereksinimleri nedeniyle malikâne yönte-mince ve yaşam boyu koşuluyla âyan tarafından yönetilmesi sonucu bu zümre zenginleşti ve yıpratıcı savaşlar yüzünden zayıflayan hükümet otoritesine karşı güçlendi. Ardından, Kaynarca antlaşması’yla sonuçlanan 1768 savaşının yarattığı kötü durum, özellikle devletin âyandan asker istemek zorunda kalması, bu kişilerin silahlı kuvvet toplamasına yol açtığı için etkileri büsbütün arttı. 1787 savaşı sırasında il ve ilçelerde yönetim gücü giderek artan âyan, vergi toplamak, askere göndermek ve erzak sağlamak gibi daha önce kadıların gördüğü tüm işleri ele geçirdiler. Güçleri arttıkça valilerin sözünü dinlemez olan, hatta onlarla çatışan âyana, sadrazamlarca buyrultu verilmesi yolu açıldı. Bir süre sonra âyanlık resmen kaldırılarak (1785) görevleri şehir kethüdalarına verildiyse de daha sonra yeniden âyanlık yöntemine dönülmek zorunda kalındı (1790).

XIX. yy. başlarında âyandan Yozgat, Çorum, Kayseri, Ankara, Tokat, Amasya ve yöresinde Çapanoğulları; Manisa, İzmir, Aydın bölgesinde Karaosmanoğulla-rı; Rumeli’de Rusçuk’tan Edirne’ye kadar Tirsinikli ismail Bey; Serez ile Drama yöresinde Serezli ismail Bey; Gümülcine’de Tokatçıklı Süleyman; Silistre’de Yılıkoğlu Süleyman Bey büyük güç ve saygınlık kazandılar. Bölgelerinde başına buyruk hükümdarlar gibi davranan bu âyanın her birinin komutası altında en az 20-30 bin kişilik bir silahlı güç bulunurdu. Kendi aralarında birbiriyle savaşır, barışır, bağlaşır ve devlet yönetimini hiçe sayarlardı. Zor durumdaki hükümet, bunları öfkelendirip devlete karşı ayaklanmalarına neden olmadan, ancak birbiriyle bağlaşmalarına da olanak vermeden yönetme siyaseti gütmekten başka çıkar yol göremezdi.

Selim lll’e gerçek bir bağlılık duyan Çapanoğlu Süleyman Bey, Nizamıcedit’in Anadolu’da yaygınlık kazanması için büyük çaba harcadı. Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa’nın sadrazam olması sonucu imzalanan Senedi ittifak’la (1807) güçlerinin doruğuna erişen âyanlar, daha sonra yönetime ağırlığını koyan Mahmut H’nin otoriter tutumu karşısında eski etki ve saygınlıklarını yitirdiler. Özellikle, ölen âyanın yerine oğlunun atanmasını yasaklayan yeni yasa, bunları tam etkisiz duruma getirdi. Tanzimat’tan sonra bir yolunu bularak vilayet meclislerine giren âyan sınıfı, Cumhuriyet dönemine kadar varlığını sürdürmeyi başardı. —Tasav. Bu inanışa göre eşya Allah’ın ilminde yer aldığı biçimde görünüm aldı. Allah’ın ilmindeki bilgi ve eşyanın sureti sonsuz ve kalıcı olmasına karşın eşyaların varlığa dönüşümü (yani bizim görebildiklerimiz) sonludur. Bu nedenle gerçek varlık âyan-ı sabite’dir (Allah’ın ilmindeki varlıklar). Görebildiğimiz varlıklar âyan-ı sabite’nin var görünmesinden başka bir şey değildir.