DIŞOTU (AMMI VISNAGAE) HAKKINDA BİLGİ


DişOTU (Ammi visnagae) HAKKINDA BİLGİ NEDİR, DişOTU (Ammi visnagae) HAKKINDA BİLGİ ANLAMI, DişOTU (Ammi visnagae) HAKKINDA BİLGİ HAKKINDA BİLGİ, DişOTU (Ammi visnagae) HAKKINDA BİLGİ DERS NOTU, DişOTU (Ammi visnagae) HAKKINDA BİLGİ ÖDEVİ sayfanın konularıdır.

Alm. Zahnstocher Ammei, Fr. Herbe auxcure-dents, İng. Tooth-pick. Familyası: Maydonozgiller (Umbelliferae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Trakya, Batı Anadolu, Akdeniz, Güney Doğu Anadolu bölgeleri.

30-80 cm boyunda, bir senelik otsu ve özel kokulu bir bitki. “Kılır, hıltan” adlarıyla da bilinir. Yaprakları parçalı, parçalar iplik şeklindedir. Çiçekler temmuz-eylül ayları arasında görülür. Çiçek durumu 3-8 cm uzunlukta, çok kollu, bileşik şemsiye şeklindedir. Meyveler olgunlaşmaya başlayınca çiçek durumunun kolları birbiri üzerine kapanır, çiçek tablası şişer. Çiçekler beyaz, meyve açık veya koyu gri renklidir.

Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısmı kurutulmuş olan olgun meyveleridir. Dişotu meyvelerinde sâbit yağ, uçucu yağ, khellin ve visnagin vardır. Khellin, dişotu bitkisinin kök, gövde, yaprak ve bilhassa meyvelerinde bulunmaktadır.

Anadolu’da yetişmekte olan bitkilerden elde edilen meyveler, en iyi kalite kabul edilir. Mısır menşeli meyveler ile aynı miktarda khellin taşımaktadır. Dişotu meyveleri çok eskiden beri doğu ülkelerinde gaz ve idrar söktürücü olarak kullanılmaktadır. Bronşlar, idrar yolları, safra yolları ve kronerler üzerine antispazmotik tesiri görülmektedir.

Dişotu bitkisinin kurutulmuş gövde ve dalları, Güneydoğu Anadolu’da toprak damların altına konulmakta ve bitkinin özel kokusunun bit, pire ve tahta kuruları gibi haşarâtın evlerde yaşamasına mâni olduğu söylenmektedir. Yer solucanları üzerinde yapılan denemelerde, dişotu meyvelerinden hazırlanan ekstrelerde yer solucanlarının öldüğü tesbit edilmiştir. Ayrıca çiçek durumu sapları halk arasında kürdan olarak da kullanılmaktadır.


DÎVÂN; İslâm devletlerinde idârî, mâlî, askerî meselelerin ve her türlü dâvâların görüşülüp gerekli hükümlerin verildiği toplantı ve toplanılan yer. Kelimenin târih içinde ortaya çıkışı, hazret-i Ömer zamânına kadar uzanır. Hazret-i Ömer zamânında Medîne’de hükûmet dâiresi teşkil edilerek, maaş ve vazîfe defterleri tutulmuştur. İsimlerin yazıldığı deftere toplanmış olmasından dolayı dîvân adı verilmiştir.

Emevî Devletinde belli başlı dört dîvân vardı. İdârî işler bu dîvânlar vâsıtasıyla yürütülürdü. Bunlar:

1. Dîvân-ül-Harâc: Mâlî işlerle ilgili dîvân. Abdülmelik bin Mervân devrine kadar bu dîvânlar Rumca ve Farsça yazılıyordu. Abdülmelik bin Mervân, İran ve Şam bölgesinin defterlerini Arapçaya çevirtti. Daha sonra da oğlu Velîd halîfe olunca, Mısır defterlerini Arapça’ya tercüme ettirdi. 2. Dîvân-ür-Resâil: Bu dîvâna bakan reis, mektuplarla ilgilenirdi. Bunlar merkezden vâlilere ve vâlilerden de merkeze gönderilen mektuplardı. 3. Dîvân-ül-Müstagallât: Çeşitli gelirlere bakan dîvân. 4. Dîvân-ül-Hatem: Hazret-i Muâviye tarafından kurulan bu dîvândaki memurlar, halîfenin emirlerini istinsâh ederek yâni nüshalarını çoğaltarak gereken yerlere gönderme vazîfesini yürütürlerdi. Emirler yazılıp dürülerek iple bağlanır ve mumla mühürlenirdi. Bu dört dîvândan başka, emniyet teşkilâtının organizesi ve vazîfeli memurlara maaş verilmesini, askerî harcamaların tanzim edilmesini yürüten başka dîvânlar da vardı. Yine posta işlerine bakan Dîvân-ül-Berîd de hazret-i Muâviye zamânında kurulmuştur.

Abbâsîlerde de, devletin kuruluşundan îtibâren işler, dîvân adı verilen muhtelif dâirelerde yürütüldü. Abbâsîlerde, önce en büyük dâireye dîvân denildi ise de, daha sonra muhtelif dâirelere de bu isim verildi. Abbâsîlerin orta zamanlarında dîvân çok gelişme gösterdi. Devlet işlerini görüşmek ve yürütmek için, devletin ileri gelenlerinden büyük bir dîvân kurulurdu. Bu dîvânda; vezîr, kâdılkudât ve diğer vazîfelilere ayrılmış yerler vardı. Halîfe için de bir makam ayrılırdı. Ancak halîfe buraya oturmaz, dîvâna bakan yüksek bir yerden, dîvândaki müzâkereleri tâkib ederdi. Dîvânın üyeleri onu görmezlerdi. Abbâsilerde dîvâna, Halîfe Mu’tasım devrinde Dîvân-ı Adl denildi. Abbâsî Devletinde, devlet teşkilâtı, Erbâb-ı Seyf ve Erbâb-ı Kalem olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Vezir, hâcib, nakîb, dîvân-ı mezâlim, Erbâb-ı Seyfden idi. Erbâb-ı Kalem ise; dîvân erkânı, ulemâ, belediye reisi, evkâf memurları ve diğer kalem erbâbıydı. Abbâsî devrinden îtibâren ve daha sonraki senelerde dîvân, bütün İslâm devletlerinde yaygın bir hâle geldi.

Abbâsîler zamânında yönetim işlerini bir arada yürüten Dîvân-ı İnşâ’dan başka yalnız halîfenin husûsî mektuplarını yazıp gerekli yerlere gönderen, Sultâniyât adıyla başka bir dîvân daha kuruldu. Bunlardan başka umûmî işlere bakan Dîvân-ül-Âm, adâlet işlerine bakan Dîvân-ül-Adl, Kâdılkudât, Divitdâr, Hâcib, Nakîb gibi memurların katıldığı dîvânlar da kuruldu. Yine halîfenin uygun gördüğü işlere bakan Dîvân-üz-Zimâm, sarayda memur olanların işlerini yürüten Dîvân-ül-Aksâm, denetim vazîfesini yapan Dîvân-üz-Zamân, halkın devlet memurlarından dolayı şikâyetlerini dinleyip ilgilenen Dîvân-ül-Mezâlim, vâlilerin hesaplarına bakan Dîvân-üt-Tevkî’, vakıf işlerini yürüten Dîvân-ül-Birr de, Abbâsîler zamânında kurulan dîvânlar arasında yer aldı. Büyük dîvânlara tâbi dîvânlar, yâni muhtelif devlet dâireleri vardır. Büyük dîvâna âzâ olanlardan her biri, ayrıca kendi vazîfe sâhasını ilgilendiren işlerin idâresi için reisi bulunduğu bir dîvâna sâhipti. Devlete bağlı eyâletlerde de dîvânlar kurulmuştu. Bu dîvânlar da, büyük dîvâna bağlı ve aynı esaslar dâhilinde yürütülüyordu.

Müslüman-Türk devletlerinde de dîvânlar kurulmuştur. Büyük Selçuklu Devletinde merkezde veya hükümdârların bulundukları yerlerde umûmî devlet işlerini yürüten ve Dîvân-ı Sultân adı verilen büyük bir dîvân vardı. Bundan başka, merkezde devletin mâlî, askerî, adlî, muharrerât gibi işlerini yürüten ikinci derecede dîvânlar vardı. Eyâletlerde de dîvânlar kurulmuştu. Vezir büyük dîvânın reisi ve mesul âmiriydi. Buna Sâhib-i Dîvân-ı devlet denilirdi. İlk zamanlarda bu dîvâna hükümdâr başkanlık etmişse de, genelde idâreyi vezîr yürütürdü. Büyük Selçuklu Devletinde hükümdârın re’sen, yâni başlı başına verdiği emirler de, dîvânda görüşülüp, istişâre ve müzâkere edildikten sonra karara bağlanırdı. Kesin olarak bilinmemekle berâber, kaynaklardan anlaşıldığına göre; vezir, mâliye vekîli olan sâhib-i zimam vel-istifâ veya müstevfî, sâhib-i tuğra veya tuğrâî denilen nişancı veya münşî ve devletin umûmî müfettişi müşrif ve millî müdâfaa vekîli olan emîr-i ârız-ül-ceyş, dîvânın belli başlı üyeleriydiler.

Selçuklularda ilk dîvân, 1036 senesinde Tuğrul Beyin başkanlığında toplanmaya başladı. Dîvân haftada iki defâ toplanırdı. Kutalmışoğlu Süleymân Şâh, Anadolu’ya gönderildiği zaman, Büyük Selçuklu dîvânından onun maiyetine vezir ve devlet ricâli verilmişti.

Selçuklu Devletinde büyük dîvândan başka şu dîvânlar vardı:

1. Müstevfî Dîvânı: Bu dîvân, devletin mâlî işlerine bakardı. Bütün mâlî işlerden mesuldü. Vilâyetlerdeki Amîd denilen haraç ve tahsil memurları bu dîvâna bağlıydı. Her vilâyetin varidâtını ve masraflarını tâyin, bu dîvâna âitti.

2. Tuğra ve İnşâ Dîvânı: Sultânın vilâyetlerle ve eyâletlerle haberleşmesini sağlar, berat, nişan veya menşur denilen hükümdâr tuğrasını taşıyan, arâzi ve tâyinlere âit vesikaları verirdi. Dîvânın reisine, Tuğra, İnşâ veya Tuğrâî adı verilirdi. Bu dîvân, Tuğra ve Dîvân-ür-Resâil vel-İnşâ olarak ikiye ayrılır ve ikincisinin reisine Münşî denilirdi. Tuğrâînin bir vazîfesi de; sultan ava çıktığı zaman, maiyetinde bulunup vezire vekâlet etmekti.

3. Müşrif Dîvânı (Dîvân-ül-İşrâf): Bu dîvânın vazîfesi, devletin mâlî ve askerî işlerinin yolunda gidip gitmediğini teftiş etmekti. Dîvân reislerine İşrâf-ı Memâlik, Sâhib ü Dîvân-ı İşrâf-ı Memâlik veya İşrâf-ül-Memleke denirdi. Bu reisler, son derece îtimâda şâyân, dîvân ve devlet işlerinde tam bir vukûf sâhibi olan kimselerden seçilirdi. Onlar da îcâb ettikçe, şehirlere ve nâhiyelere vekil göndererek işleri inceletirlerdi. Bu vekillerde de îtimâd ve liyâkat aranırdı.

4. Dîvân-ı Ârız: Dîvân-ı Arz da denilen bu dîvânın vazîfesi; askerin maaş ve levâzımâtını temin etmekti. Bugünkü tâbirle Millî Savunma Bakanlığının vazîfesini üstlenmişti. Ordunun levâzımâtına ve ihtiyâçlarına bakan, maaşlarını veren, defterleri tutup yoklamalarını yapan dîvândı. Reisine Emîr-i Ârız denirdi.

Anadolu Selçuklu Devletinin mühim dâirelerinden biri de Dîvân-ı Tuğra idi. Bütün menşûr, berât ve nâmeler, bu dîvânda yazılır ve hükümdâr alâmet ve tuğrası burada çekilirdi. Bu dâirenin reisine Tuğrâî denirdi. Bunlar Arapça ve Farsçayı iyi bilen âlim ve ediplerden tâyin edilirdi. Bir diğer dîvân da Dîvân-ı İşrâf olup, devletin mâlî ve idârî işlerini kontrol eder ve îcâb eden yerlere nâib, yâni dîvân nâmına vekil memur gönderirdi. Bir de adliye işlerine bakan Emîr Dâd Dîvânı vardı. Tevkif işlerine bakardı. Îcâb edince vezîri ve diğer dîvân âzâlarını da tevkif edebilirdi. İlhanlılarda, Akkoyunlularda ve Memlûklerde de dîvânlar vardı. Bu dîvânların teşkilâtları, birbirine çok benzemekteydi.

Selçuklularda, bu dîvânların dışında, büyük dîvâna dâhil olmayan dîvânlar da vardı. Şer’î işlerin dışında kalan dâvâlara bakan Dîvân-ı Mezâlim, posta işlerini gören Dîvân-ı Berîd bunlardandı. Dîvân-ı Berîd’in reisi, Sâhib-i Berîd olarak anılırdı. Bunu hükümdâr kendisi tâyin ederdi. Bu dîvân vâsıtasıyla hükümdâr, memleketin her tarafından haber alırdı. Memleketin dört bir ucundan haber getirmek üzere Peykler, yâni piyâdeler (sâîler) vazîfelendirilirdi.

Anadolu Selçuklularında ise devletin bütün işlerini yürüten büyük dîvândan başka çeşitli dîvânlar vardı. Büyük dîvâna, Dîvân-ı Saltanat veya Dîvân-ı Âlî denirdi. Bu dîvâna vezîr, îcâb edince de hükümdâr başkanlık ederdi. Büyük dîvândan başka, büyük dîvân tarafından kendilerine havâle edilen işleri gören ikinci derecede dîvânlar vardı. Bu dîvânlar Niyâbet-i Saltanat veya Niyâbet-i Hazret, Müstevfî, Pervâne, Tuğrâ veya İnşâ, Ârız, İşrâf-ı Memâlik dîvânlarıydı. Bu dîvânların reisleri, büyük dîvânın âzâlarından idiler. İkinci derecedeki dîvânlardan Niyâbet-i Saltanat makâmındaki kimse, vezirden sonra gelirdi ve hükümdâr merkezde bulunmadığı zaman, ona âit devlet işlerine bakardı. Niyâbet-i Hazret; Anadolu Selçukluları, Moğolların nüfûzu altına düştükten sonra, Moğollar adına Selçuklu idâresinde söz sâhibi olan nâibe verilen addı. Devletin bütün mâlî işlerine Dîvân-ı İstifâ bakardı. Yalnız arâzi ve iktâ defterleri ve onların muâmeleleri, büyük dîvâna ve bu dîvâna bağlı Pervâne denilen dîvâna bırakılırdı. Pervâne, büyük dîvânda bulunan arâzi defterlerinde, has ve iktâ yâni dirlik olan timara âit tevcihâtı yapan ve buna dâir menşûr ve beratları hazırlayan mühim bir dâireydi. Bu dâirenin reisine Pervâneci ve bu berât ve menşûrlara da Pervâne denilmiştir.

Osmanlı Devletinde ise devlet işlerini yürüten, gerekli kararları alan devlet yetkililerinin toplandığı yüksek kurul anlamına gelen dîvân vardı. Bu durum, devletin daha kuruluş yıllarında ortaya çıkmıştı. Kısa zamanda vazîfesi ve vazîfesinin sınırları üzerinde duracağı kânunları tesbit edilmiş bir hâle gelen dîvân, bütün devlet kuruluşlarının üstünde husûsî bir ad ile anılmaya başlandı. En büyük dîvân, Dîvân-ı Hümâyûn’du. (Bkz. Dîvân-ı Hümâyûn)

Dîvân kelimesinin hazret-i Ömer zamânındaki mânâsı, göz önüne alınınca, “yazıya geçme” “defter tutma” gibi bir anlamla karşılaşırız. Buradan hareketle şâirlerden bâzıları yazdıkları şiirleri deftere geçirmişler, böylece şiir defterleri, yâni dîvânlar ortaya çıkmıştır. Bu şiirler yalnız bir şâire âit olup, sâdece bir şâirin şiirlerinin toplandığı defterlere “dîvân” adı verilmiştir. Bu şekilde ortaya konan dîvânlar, İslâmî Edebiyatta başlangıçtan beri görülegelmiştir. Türk Edebiyâtında ise, Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet adlı eseri ile ortaya konmuş, bunu doğu ve batı Türklüğünde yazılan dîvânlar tâkib etmiştir. Fâtih devrine gelinceye kadar Yûnus Emre, Ahmedî, Şeyhî gibi şâirler birer dîvân bırakmışlar, Fâtih’ten sonra ise, başta bâzı Osmanlı pâdişâhları olmak üzere dîvânlar yazmışlardır.

Dîvânlar, yığma veya gelişi güzel bir şekilde olmayıp, belirli bir tertibe göre düzenlenmişlerdir. Bu tertipte başta kasîdelerin bulunduğu “kasâid”, sonra gazellerin bulunduğu “gazeliyât”, bunu da beyit, kıta, rubâî, târih ve mısralar ile çeşitli şiirlerin yer aldığı “müfred” kısımları tâkib eder. Bu şiirlerde de konu olarak bir düzenleme vardır. Önce münâcât, tevhid, nâtlar bulunur.

Kaynak Rehber Ansiklopedisi