MAHŞER HAKKINDA BİLGİ


MAHŞER HAKKINDA BİLGİ NEDİR, MAHŞER HAKKINDA BİLGİ ANLAMI, MAHŞER HAKKINDA BİLGİ HAKKINDA BİLGİ, MAHŞER HAKKINDA BİLGİ DERS NOTU, MAHŞER HAKKINDA BİLGİ ÖDEVİ sayfanın konularıdır.

Alm. Auferstehung(f), Fr. Résurrection (f), İng. Resurrection. Toplanma yeri. Kıyâmette bütün canlıların tekrar diriltilip bir araya toplanarak hesâba çekileceği yer. Mahşer yerine “Arasat meydanı” ve “Mevkıf” da denir. Mahşer, Arapça bir kelime olup, “Haşr” kelimesinden türemiştir. Haşr, kıyâmette bütün canlıların beden ve ruhları ile bir arada hesap yerinde toplanmasıdır. (Bkz. Haşr ve Neşir)

Mahşer, âhiret hayâtından bir safhadır. Âhiret hayâtı bu dünyâ hayâtına benzemez. Âhiret işleri, akıl ile anlaşılamaz ve bulunamaz. Çünkü akıl ancak dünyâ işlerini anlayabilecek şekilde yaratılmıştır. Âhiret hakkında bilinenler ise Allahü teâlânın ve peygamberlerinin bildirdikleridir. Buların dışında ve bunlara uymayan sözlerin, bilgilerin hiçbir kıymeti, değeri yoktur.

İslâm âlimlerinin bildirdiğine göre sâlihlerin (iyilerin) amel defteri sağ; fâsıkların, kötülerin arka veya sol taraftan verilecektir. İyi ve kötü, büyük ve küçük, gizli ve meydanda yapılmış olan her şey defterde bulunacaktır. Mahşerde, Allahü teâlânın dilediği her gizli şey meydana çıkacaktır. Peygamberlere, Allahü teâlânın hükümlerini ve dîn-i ilâhîyi kullara nasıl bildirdiniz? Meleklere, yerlerde, göklerde neler yaptınız? Onlardan başka herkese ise, peygamberlere, sizlere bildirilen dinlere nasıl uydunuz? Birbiriniz arasında bulunan hakları nasıl gözettiniz? diye sorulacaktır. Mahşerde, îmânı olup, ameli ve ahlâkı güzel olanlara mükâfat ve ihsânlar, iyilikler olacak; îmânı, îtikâdı doğru olmayan bozuk amelli, kötü huylulara da ağır cezâlar verilecektir.

Allahü teâlâ, adâleti ile, şirkten, küfürden başka, her günâhı affedecek, dilerse küçük günâh için de azâb edecektir. Şirki (kendisine ortak koşulmasını) küfrü (îmânsızlığı, inkârı) hiç affetmeyeceğini bildirmektedir. Kitaplı ve kitapsız kâfirler, yâni Muhammed aleyhisselâmın bütün insanlara peygamber olduğuna inanmayan, O’nun bildirdiği ahkâmdan, yâni emir ve yasaklardan birisini bile beğenmeyenler, elbette Cehenneme sokulacak, sonsuz azap göreceklerdir.

Allahü teâlâ, akıllı ve akılsız bütün insanları, çocukları, melekleri, cinleri, şeytanları, diğer hayvan ve kuşları, kısaca göklerde ve yerde, karada ve denizde ne kadar büyük ve küçük canlı var ise, hepsini mahşer meydanında toplayacaktır. Dünyâda iken yapdıklarından hesâba çekecektir. Haksızlığa uğrayanlar, zulüm yapanlardan haklarını alacaklar, mîzân (terâzi) kurulup insanların sevapları(iyilikleri) ve günahları (kötülükleri) tartılacak ve mîzânda sevapları ağır gelenler Cennete, günâhları ağır gelenler ise, Cehenneme gönderilecektir.

Bütün canlıların mahşer yerinde toplanması, İsrâfil aleyhisselâmın ikinci defa sûr’a üflemesi ve kabirde bulunan ölülerin diriltilip, rûhları ile birleşmesinden sonra olacaktır. Allahü teâlâ ölüleri diriltmeyi dileyince, yeryüzünü çok şiddetli bir rüzgâr ile dümdüz eder. Arasat meydanı (Mahşer yeri) hazırlanır.

Mahşer yeri alabildiği kadar büyüktür. İnsanlardan önce ve sonra gelenlerin hepsi, karada, havada ve denizde yaşayan hayvanlar, Ye’cüc ve Me’cüc, cinler, şeytanlar ve yedi kat gökteki meleklerin hepsi, burada toplanırlar. Birinci kat gökte bulunanlar, mahşer yerini öyle sararlar ki, bütün insanlar, cinler ve şeytanlar ortada kalırlar. Sonra ikinci gökte bulunanlar ve böylece yedinci gökte bulunanlar, bir öncekileri kuşatarak yedi saf olurlar.

Önce ve sonra yaratılan bütün mahluklar, melekler, hûrîler, insanlar, cinnîler, şeytanlar, denizde ve karada yaşayan hayvanlar ve bütün haşereler bir anda mahşer yerine her taraftan toplanırlar. Îmânı olanlara ve amelleri iyi olanlara, peygamberlere, velîlere, âlimlere, sâlihlere, Cennetten elbiseler ve buraklar (binek hayvanları) gelir. Elbiseleri giyer, buraklara biner, Arşın gölgesine gidip, minber ve kürsîler üzerinde rahat ve selâmetle otururlar. Nitekim; “Müttekîleri (Allah’tan korkarak haramlardan sakınanları) binekler üzerinde Cennete göndeririz.” meâlindeki Meryem sûresi 87. âyet-i kerîmesi bu husûsu bildirmektedir.

Ameli güzel kimselerin binekleri, merkep, katır, at, deve ve koç şeklinde görülür. Her biri mümin için bir nûr olur ki, önünden ve sağ yanından o zamanki karanlığı aydınlatır. Sol taraflarında nur yoktur. Şiddetli bir karanlık olup, hiçbir kimsenin görmeye gücü yetmez. Bütün kâfirler, îmânlarında şek ve şüphe sâhibi olan kimseler ve bid’at sâhipleri, mezhepsizler, o karanlıkta şaşırıp kalırlar. Ehl-i sünnet îtikâdına uygun doğru inanmış müminler ise, kendilerine hidâyet nûru verildiğinde hamd ve şükrederler. Zîrâ cenâb-ı Hak, o gün böyle azap çeken şakîlerin (cehennemliklerin) hâllerini müminlere gösterir. Müminlerden bâzılarının nûru, iki ayağı üzerinde ve parmakları ucunda görülür. Bâzısının nûru, bir kere ışık verir, bir kere söner. Bunların nûrları îmânlarının kuvvetliliği kadardır.

Geri kalan mahlûkların hepsi, aç, susuz, çıplak, baş açık, yalın ayak, yaya olarak, düşe kalka, Arasat meydanına (mahşer yerine) gelirler. İnanmayanlar, gözleri âmâ (kör) olup, yüzleri üzerine sürünerek gideceklerdir. Allahü teâlâ İsrâ sûresi 97. âyetinde meâlen; “Kâfirleri, kıyâmette yüzleri üzerine sürünerek haşrederiz” buyurdu. Müminlerin sağ yanında parlayan nûrdan mahrum olurlar.

Mahşer meydanında halk, birbiriyle karmakarışık olur. İzdihamın (sıkışıklığın) çokluğundan, bir ayak bin ayak üzerinde olur. Başlarına güneş çok yaklaştırılıp harâretinin (sıcaklığının) şiddetinden çok ter dökerler. Herkes günâhına göre, ter içerisinde kalır. Bâzısı kulaklarına, bâzısı boğazına, bâzısı göğsüne, bâzısı omuzlarına, bâzısı dizlerine kadar terler. Bâzısı da susuz olan kimse, su içtiği vakit, nasıl terlerse o kadar müteessir olur (etkilenir). Güneşin harâreti, dünyâdakinden yetmiş kat daha fazladır.

O zaman yeryüzündeki canlılar, mahşer meydanında bulunanlar, çeşitli şekildedirler. Dünyâda büyük görünenler (kibirlenenler), mahşerde zerre kadardırlar. Ayaklar altında kalıp çiğnenirler, zelîl hor ve hakîr olurlar.

Bunların arasında bir kavim, tatlı ve soğuk saf su içerler. Çünkü daha sabî iken vefât eden mümin çocukları, babalarının etrâfında, Cennet ırmaklarından doldurdukları kâselerle (taslarla), tavâf eder gibi dönerek, onlara su verirler. Evlenip çocuk sâhibi olanların kavuşacağı mükâfâtlardan biri de budur. Dünyâda zekât ve sadakasını verenlerin başlarına yakın bir gölge gelir ve onu mahşerin harâretinden korur.

Mahşerdekilere şefâat edilip, hesaplarına başlanıncaya kadar, bin sene kadar bu hâl üzere dururlar. Kimisi, mahşerde minber sâhibi olup, Arşın gölgesinde gölgelendirilir. Onlara mahşer şiddeti ve güneşin harâreti zarar vermez. Bunlar Allahü teâlânın katında makbûl kimselerdir. Mahşerde Arşın gölgesinde bulunacak kimseleri bildiren bir hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ yedi sınıf kimseyi Arşın gölgesinde gölgelendirir. Hâlbuki o gün, ondan başka hiçbir gölge yoktur: 1) Adâlet eden devlet reisleri ve vâliler, 2) İbâdet eden gençler, 3) Kalbi mescidlere bağlı olanlar. Yâni namazı ve cemâati gözetenler, 4) Allah için birbirini seven iki mümin. Bu sevgi ile bir araya gelip, ayrılırken de bu sevgi üzere olanlar, 5) Güzel bir kadın, çirkin bir iş için kendini çağırınca, Allahü teâlâdan korkup bunu yapamam, Allah’tan korkarım diyenler, 6) Sadaka verirken riyâ (gösteriş) etmeyenler. Şöyle ki, sağ eli ile verdiğini, sol eli bilmemelidir. 7) Allah deyip, gözünden yaş akanlar.” buyruldu. Bunlardan başka velîler, sâlihler, Allah yolunda harb edenler ve insanlara iyilik ve cömertlik eden müminlerin hepsi Arşın altında zevk ve safâ içindedirler. Onlara Cennetten nîmetler ve şerbetler gelir. Cennet elbiseleri ve tâclar giyip böyle ihsânlara kavuşurlar. Şehitler de bu sınıfa dâhildirler. (Bkz. Şehit).

Mahşerde, Allahü teâlânın müttekî (O’ndan korkup, haramdan sakınan) kulları Cennete yaklaştırılır. Cenâb-ı Hak Cennete emreder, Cennet, her cins zîneti (süsü) ile süslenir. Arasat meydanına getirilir. O derece güzel kokusu vardır ki, beş yüz senelik yoldan duyulur. Bu hâlden kalbler ferahlanır. Cennet, Arşın sağ tarafına konulur. Bundan sonra, cenâb-ı Hak Cehennemin getirilmesini emreder. O vakit, bağıran, gürleyen ve şiddetli ateş saçan Cehennem bütün gökyüzünü simsiyah eder. Sıcaklığı tahammül olunamayacak derecededir. Mahşerdekilerin hepsi, bundan ziyâdesiyle korkarlar. Herkes korkudan güçsüz ve dermansız bir hâlde oldukları yere çöküverirler. Hattâ peygamberler dahi kendilerini tutamaz. Hazret-i İbrâhim, hazret-i Mûsâ, hazret-i Îsâ, Arş-ı a’lâya sarılır. İbrâhim aleyhisselâm kurban ettiği oğlu İsmâil aleyhisselâmı, Mûsâ aleyhisselâm kardeşi Hârûn aleyhisselâmı ve Îsâ aleyhisselâm, annesi hazret-i Meryem’i unuturlar. Her biri; “Yâ Rabbî! Bugün nefsimden başka bir şey istemem!” der. O zaman, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ise; “Ümmetime selâmet ve kurtuluş ver yâ Rabbî!” diye niyâz eder.

Peygamber efendimiz Cehennemi, o hâlde görünce önüne gelip, Cehennemi durdurur ve; “Hakir ve zelîl olarak geriye dön! Tâ ki, sana ehlin gürûh gürûh gelsinler!” deyince, Cehennem; “Yâ Resûlallah, bana müsâade et! Zîrâ sen bana haramsın.” der. Allahü teâlâdan bir hitap gelip; “Ey Cehennem! Habîbime itâat et, emrini tut.” der. Cehenneme yaklaşınca, sâkinleşir ve Arşın sol tarafına çekip kor. Mahşerdekiler, Peygamber efendimizin bu merhâmetli muâmelesini birbirine müjdelerler. Korkuları azalır.

Şefâat-ı kübrâ (Büyük şefâat): Mahşerde toplanan bütün varlıklar, sıkıntı veren ve dayanılmaz hâle gelen bekleyişten usandıklarından, bir an önce kurtulmak isterler. Çünkü bu zamanda, tâkat getirilemeyecek olan Allah’ın azâbından, başlar aşağı eğilir. Herkes şaşkınlık içinde olup, şefkat ararlar. Peygamberlere ve âlimlere korku gelir. Evliyâ ve şehitler, dayanılamaz olan bu azaptan feryâd ederler. Bunlar bu hâl üzereyken, güneşin nûrundan ziyâde bir nûr bunları kaplar. Zâten güneşin harâretine tâkat getiremeyen kimseler, bunu gördükleri gibi, karmakarışık olur. Bin sene de bu hâl üzere kalırlar. Âhiretin bir günü dünyânın bin senesi kadardır.

İşte bu vakitte insanlar, hesaplarının hemen başlaması için hazret-i Âdem’den başlayarak, bütün peygamberlerden kendilerine şefâat etmelerini isterler. Her peygamber, bir mâzeret söyleyerek diğerine havâle eder. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Mahşerdekiler hazret-i Âdem, Nûh, İbrâhim, Mûsâ ve Îsâ’dan (aleyhimüsselâm), hesap görülmesi için büyük şefâat istedikleri zaman, peygamberler cevap verip, “Âlemlerin Rabbi, bugün öyle gazab eyledi ki, şimdiye kadar böyle gazab etmemişti. Biz nefsimizi, kendimizi düşünüyoruz.” deyip, herbiri diğerine havâle eder. Nihâyet mahşerde bulunanlar peygamberlerin sonuncusu ve âlemlerin Rabbinin sevgilisi, iki cihân güneşi Muhammed Mustafâ’ya (sallallahü aleyhi ve sellem) gelirler ve; “Sen son peygambersin. Allahü teâlâ senin geçmiş ve gelecek hatâlarını bağışladı, bize şefâat et.” derler.” buyruldu. Resûlullah efendimiz de; “Ben şefâat ederim. Fakat cenâb-ı Allah izin verirse ve râzı olursa!..” buyurur.

Peygamber efendimiz cenâb-ı Hakk’tan izin ister. Arş-ı a’lâda secdeye kapanır. Bin sene secdede durur. Bundan sonra, cenâb-ı Hakkı, kimsenin bu âna kadar yapmadığı bir hamd ile hamd eder. Bu arada insanların bulunduğu yer iyice daralır. Meşakkat ve zahmetleri artar. İnsanlardan herbiri, dünyâda iken sımsıkı sakladıkları malları boyunlarına geçirilmiş vaziyettedirler. Zekâtını vermedikleri develeri, sığırları, koyunları ve öşürünü vermedikleri buğday, arpa vs. çuvallarını, denklerini boyunlarına geçirip, ağırlıkları da dağlar gibi olup, öyle beklerler. Günâh işleyenlerin bütün çirkinlikleri meydana çıkar. Fuhuş ve zinâ yapanlar, gıybet ve dedikodu edenler, fâiz yiyenler, yalan söyleyen ve diğer haramları işleyenlerin bütün günâhları fenâ bir hâlde, herkesin iğrenip tiksineceği bir şekilde açığa çıkarılır.

Bu hâlde Allahü teâlâ, Peygamberimize buyurur ki: “Yâ muhammed! Başını secdeden kaldır! Söyle, dinlenir. Şefâat et, kabul olunur.” Bunun üzerine Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Yâ Rabbî! Kulların arasından iyileri ve kötüleri ayır ki, zamanları gâyet uzadı. Herbiri günâhlarıyla Arasat meydanında rezîl ve rüsvâ oldular” der. Bir nidâ gelir ki, “Evet yâ Muhammed!” Peygamber efendimizin bu şekildeki şefâatine Şefâat-i uzma (En büyük şefâat) denir.

Amel defterlerinin verilmesi: Dünyâda Kirâmen kâtibîn meleklerinin yazdıkları, içerisinde insanın iyi ve kötü işleri bulunan amel defterleri mahşerde sâhiplerine dağıtılır. Allahü teâlâya itâat edenler, kitablarını sağ ellerine alınca, çok sevinirler. Yanlarındakilere “Hele benim kitabımı okuyun, ne kadar çok sevâb ve ihsân yazılmış” derler. Bunların hesâbı kolay olur. Kitabını sol eli ile alan, zâlim, kâfir, taşkın sapık ve kötü kimseler, büyük bir elem, acı ve üzüntüye boğulurlar. Kur’ân-ı kerîmde İnşikak sûresi 10 ve 11. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Amel defteri arkasından sol eline verilen, bunu gördükte, keşke helâk olsaydım, diye temennî eder.” buyruldu.

Mîzân ve hesâb: İnsanların iyilikleri ve kötülükleri mîzânda tartılır. O gün herkese adâlet yapılır. Kimseye zulüm, haksızlık yapılmaz.

Bundan sonra, bütün hayvanların arasında hükmeder. Boynuzlu koyundan, boynuzsuz koyunun hakkını alır. Dağdaki hayvanların ve kuşların arasındaki haksızlıkların hesâbını gördükten sonra, melekler, insanlar, cinler, şeytanlar ve Allahü teâlânın kalmasını dilediklerinin dışında, bütün hayvanlara; “Toprak olunuz!” emri verilir. Hepsi bir anda toprak olurlar. Bunu gören kâfirlerin herbiri Cehennemde azap çekmemek isteyecektir. Nebe’ (Amme) sûresi, son âyetinde meâlen; “Kâfir, âh ne olsaydı ben de toprak olsaydım, diyecektir.” buyruldu.

Kıyâmet günündeki suâller: Mahşerde herkesi Allahü teâlâ hesâba çekecek, ona suâl soracaktır. Kendilerine Peygamber gönderilen bütün kavimlere suâl vardır. Peygamberlere de suâl olacaktır. Nitekim Allahü teâlâ A’râf sûresi 6. âyetinde meâlen; “Biz kendilerine, peygamber gönderilen kavme, elbette suâl ederiz. Peygamberlere de suâl ederiz.” ve Mâide sûresi 10. âyet-i kerîmesinde mâlen; “Allahü teâlâ kıyamet günü peygamberleri toplayıp, sizin ümmetleriniz, dâvetlerinizde neyi kabul ettiler, neyi reddettiler, buyurur.” buyruldu. Kâfirler, peygamberlerini inkâr edip, tebliğlerini (bildirdiklerini) yalanlarlar. Her peygamberin ümmeti, bizlere peygamber gelmedi, îmâna dâvet etmediler dedikleri zaman, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden Müslüman olanlar, peygamberlerin peygamberliklerini tebliğ ettiklerine, tevhide (îmâna) dâvet edip, sâdık (doğru) olduklarına şâhitlik ederler. Müslümanların şâhitliklerine ve doğru söylediklerine de, insanların ve cinlerin peygamberi Muhammed aleyhisselâm şâhitlik edip, Allahü teâlâ siz doğru söylüyorsunuz diyecektir.

Bütün peygamlerler, insanlar kitaplarını okuyup, hesapları görülünce; Allahü teâlâ tarafından “Ey mücrimler (kâfirler)! Şimdi sizler (müminlerden) ayrılınız.” diye nidâ edilir. Daha önceki Peygamberlere îmân eden müminler, Muhammed aleyhisselâma da îmân edenler Cennete, inanmayanlar Cehenneme sevk edilir. (Bkz. Âhiret, Kıyâmet, Cennet, Cehennem)

Kaynak Rehber Ansiklopedisi