MÜSLÜMAN HAKKINDA BİLGİ


MüSLüMAN HAKKINDA BİLGİ NEDİR, MüSLüMAN HAKKINDA BİLGİ ANLAMI, MüSLüMAN HAKKINDA BİLGİ HAKKINDA BİLGİ, MüSLüMAN HAKKINDA BİLGİ DERS NOTU, MüSLüMAN HAKKINDA BİLGİ ÖDEVİ sayfanın konularıdır.

Alm. Muslim (m), Fr. Musulman (m), İng. Muslim. İslâm dînine inanıp kabul eden. Îmân edip de, ibâdet edene “Müslüman” veya “Müslim” denir. Mümin de, müslim ile aynı mânâdadır. Müslüman, Arapça (müslim) kelimesinin Farsçadaki şeklidir.

Allahü teâlânın, insanların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa kavuşmaları için gönderdiği hak, gerçek olan dinlerde bildirilen îmân esaslarını diliyle söyleyip, kalbiyle tasdik eden ve yapılması emredilen ibâdetleri yerine getiren kimseye mümin veya müslim (Müslüman) denilmiştir. İlk Peygamber Âdem aleyhisselâmdan, son Peygamber Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve selleme kadar bütün peygamberlerin her sözünün doğru, kıymetli ve faydalı olduğuna inanan kimse Müslümandır. Fakat Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğini bildirdiği zamandan îtibâren, dünyâda bulunan ve kıyâmete kadar gelecek bütün insanların Müslüman olabilmeleri için O’nun peygamberliğini kabûl etmeleri ve bildirdiği her sözüne hiç tereddüt etmeden inanmaları lâzımdır. (Bkz. Din, Îmân)

Son din olan İslâmiyetin gönderilmesinden sonra, Allah bütün insanların bu dîne uymalarını emretmiştir (Bkz. İslâmiyet). Bir insanın hakîkî Müslüman olması, her sözünde ve hareketinde Muhammed aleyhisselâma tâbi olması ile mümkündür.

Hakîkî Müslüman demek; îmân, amel ve ahlâkta yükselmiş, mânevî ve maddî olarak üstün vasıflara sâhip kimse demektir. İslâm dîni, insanları rûhen ve bedenen yükseltmek için gönderilmiştir. Müslüman, İslâmiyete bağlandığı ve uyduğu nisbette yükselir. Böyle yükselen bir Müslüman, dostlarına ve düşmanlarına hep iyilik, adâlet, cömertlik yapar. Nitekim Peygamberimiz buyurdu ki:

İyi huyları tamamlamak, iyi ahlâkı dünyâya yaymak için gönderildim.

Îmânı yüksek olanınız, ahlâkı güzel olanınızdır.

Müslüman demek, Müslümanlara eli ve diliyle zarar vermeyen kimse demektir.

Kâmil bir Müslümanın yüksek vasıfları saymakla bitirilemez. Çünkü İslâmiyet; içine daldıkça genişleyen, büyüyen bir deryâ gibidir. Ancak her Müslümanda muhakkak bulunması gereken ortak vasıflar şöyle sıralanabilir:

Bir Müslümanın rûhunun temizliği esastır. Yalan söyleyen, hîlekârlık yapan, insanları aldatan, zulüm eden, haksızlık yapan, dindaşlarına yardım etmeyen, azamet satan (büyüklük taslayan), yalnız kendi çıkarını düşünen bir kimse, ne kadar çok ibâdet ederse etsin, kâmil (olgun) Müslüman sayılmaz. Bu gibi kimselerin ibâdetlerine sevap verilmez. İslâm dîninde yasaklardan sakınmak, emirleri yapmaktan daha önce gelmektedir. Kâmil (olgun) bir Müslüman, her şeyden önce tam ve mükemmel bir insandır. Güler yüzlü, tatlı dilli, doğru sözlüdür. Kızmak nedir bilmez. Resûlullah efendimiz buyurdular ki:

Kendisine yumuşaklık verilen kimseye dünyâ ve âhiret iyilikleri verilmiştir.

Allahü teâlâ refiktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davrananlara ihsân eder.

Yumuşak davranmayan hayır yapmamış olur.

İçinizden en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır.

Kızdığı zaman istediğini yapabilecek bir kimse kızmazsa, Allahü teâlâ kıyâmet günü onu herkesin ortasında çağırır. Cennette istediğin hûrinin yanına git der.

Cehennem’e girmesi haram olan ve Cehennem’in de onu yakması haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösterendir.

Allah için aşağı gönüllü olanı, Allahü teâlâ yükseltir. Bu, kendini küçük görür. Fakat, insanların gözünde büyüktür. Bir kimse, kendini başkalarından üstün tutarsa, Allahü teâlâ onu alçaltır. Herkesin gözünde küçük olur. Kendini yalnız kendisi büyük görür. Hattâ köpekten, domuzdan daha aşağı görünür.

Müslüman son derece alçak gönüllüdür. Kendisine başvuran herkesi dinler ve imkân buldukça yardım eder.

Müslüman vakûrdur, kibârdır. Âilesini ve vatanını sever. Peygamberimiz “Vatan sevgisi îmândan gelir” buyurmuştur. İşte bunun için vatanına saldıranlara karşı canla başla karşı koyar.

1560 târihinde bir Alman râhibi tarafından yazılan eserde şöyle denilmektedir: “Müslüman Türklerin ne için her seferde bizi yendiklerini şimdi anladım. Burada bir gazâ (savaş) olduğu zaman, Müslümanlar derhal silahlarına sarılıp, vatanları ve dinleri uğruna seve seve çarpışmakta ve ölmektedirler. Gazâda ölenlerin Cennet’e gideceklerine inanıyorlar. Halbuki bizde bir harp ihtimâli olunca, herkes askere gitmemek için saklanacak yer arar. Zorla askere alınanlar ise, isteksiz döğüşürler.”

Cenab-ı Hak, kullarının nasıl olmasını istediğini Kur’ân-ı kerîmde şöyle açıklamaktadır: Fürkûn sûresinin 63-68. âyetlerinde meâlen; “Rahmânın (yâni kullarına acıması çok olan Allah’ın) kulları, yeryüzünde gönül alçaklığı ile yumuşak yumuşak yürürler. Bilgisizler kendilerine sataştığı zaman onlara; “Sağlık, esenlik size” gibi güzel sözler söylerler. Onlar, yatışlarında ve kalkışlarında hep Allah’ı anar, O’na hamdederler. Onlar; “Rabbim, Cehennem azâbını bizden uzaklaştır. Doğrusu O’nun azâbı sürekli ve acıdır, orası şüphesiz kötü bir yer, kötü bir duraktır” diye Allah’a yalvarırlar. Onlar bir şey sarf ettikleri zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik, ikisi ortası bir yol tutarlar ve kimsenin hakkını kesmezler. Onlar Allah’a eş koşmazlar. Allah’ın dokunulmasını haram ettiği canı kıyıp kimseyi öldürmezler. Ancak suçluları cezâlandırırlar. Zinâ etmezler” ve 72-74. âyetlerinde meâlen; “Yalan yere şehâdet etmezler. Faydasız ve zararlı işlerden kaçınırlar. Böyle faydasız veya güçle yapılan bir işe tesâdüfen karışacak olurlarsa, yüz çevirip vakarla uzaklaşırlar. Kendilerine Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı zaman, körler ve sağırlar gibi görmemezlik, dinlememezlik etmezler. Onlar “Rabbim, bize eş ve çocuk olarak gözümüzü aydınlatacak kişiler ihsân et! Bizi, Allah’a karşı gelmekten, sakınanlara önder yap” diye yalvarırlar.” buyrulmaktadır.

Kâmil Müslüman, anasına, babasına, hocasına, âmirine, memleketinin büyüklerine karşı son derecede saygılıdır. Lüzumsuz şeylerle uğraşmaz. Ancak faydalı şeylerle meşgul olur, kumar oynamaz. Vaktini boş geçirmez.

Kâmil Müslüman, ibâdetini yapar. Allah’a olan şükran borcunu öder. Bu ibâdet, yalnız laf olsun veya yasak ortadan kalksın diye yapılmaz. Bu ibâdet, büyük bir Allah sevgisiyle yapılmalıdır. Allah’tan korkmak demek, O’nu çok sevmek demektir. İnsan nasıl çok sevdiği bir kimsenin üzülmesini istemez ve onu üzeceğim diye korkarsa, Allah’a ibâdet de, O’na olan sevgimizi ispatlayacak bir şekilde yapılmalıdır. Allah’ın bize verdiği nîmetler o kadar büyüktür ki, O’na olan şükran borcumuzu ancak O’nu çok severek ve O’na candan ibâdet ederek ödeyebiliriz. Bu ibâdet, Allah ile kul arasındadır (Bkz. İbâdet). Allahü teâlâ kendisine ibâdette kusur edenleri belki affeder. Fakat başkasının hakkına tecâvüz ve onlara fenâlık edenlerle üzerinde başkasının hakkı bulunanları, hak sâhipleri affetmedikçe aslâ affetmez.

Allahü teâlanın, kullarının ibâdetlerine ihtiyâcı yoktur. İbâdetler insanlara faydalı olduğu ve Allahü teâlâyı tanımaları için emr edilmiştir. Fakat insanlar, birbirine muhtaç yaratılmışlardır. Peygamber efendimiz birçok Hadîs-i şerîfinde, Müslümanların, diğer din kardeşlerine yardımcı olmalarını, onlara iyilik yapmalarını, ihtiyaçlarını gidermelerini ve onları sevindirmelerini emir ve tavsiye etmektedir. Bu hadîs-i şerîflerden birkaçı şunlardır:

“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Birbirlerini incitmezler, üzmezler. Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allah da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir Müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allah da onu sıkıntıdan kurtarır. Bir kimse bir Müslümanın aybını, kusurunu örterse, Allah, kıyâmet günü onun ayıplarını, kabahatlerini örter.

Bir kimse, din kardeşinin yardımcısı oldukça Allah da onun yardımcısı olur.

Allahü teâlâ, bâzı kullarını başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak, onlara yardımcı otmak için yaratmıştır. İhtiyâcı olanlar bunlara başvurur. Bunlar için âhirette azâp korkusu olmayacakdır.

Allahü teâlâ, bâzı kullarına dünyâda çok nîmet vermiştir. Bunları kullarına faydalı olmak için yaratmıştır. Bu nîmetleri Allah’ın kullarına dağıtırlarsa, nîmetleri azalmaz. Bu nîmetleri Allahü teâlânın kullarına ulaştırmazlarsa, Allah nîmetlerini bunlardan alır. Başkalarına verir.

Bir kimsenin, din kardeşinin bir ihtiyâcını karşılaması, on sene îtikaf etmesinden daha kazançlıdır. Allah rızâsı için bir gün îtikaf yapmak ise, insanı Cehennem ateşinden pekçok uzaklaştırır.

Bir kimse, din kardeşinin bir işini yaparsa, onun için binlerce melek duâ eder. O işi yapmaya giderken, her adımı için bir günahı affolur ve kendisine kıyâmette nîmetler verilir.

Bir kimse, din kardeşinin bir işini yapmak için giderse, her adımında birçok günahı affedilir ve yetmiş sevâp verilir. Bu iş bitinceye kadar, böyle devâm eder. İş yapılınca, bütün günahları affedilir. Bu işi yaparken ölürse, sorgusuz, hesabsız Cennet’e girer.

Allah’ın en sevdiği iş, elbise vererek veya doyurarak veya başka bir ihtiyacını karşılayarak, bir mümini sevindirmektir.

Allah’ın farzlardan sonra en çok sevdiği iş bir mümini sevindirmektir.

Bir kimse bir mümine bir iyilik yapınca, Allah bir melek yaratır. Bu melek, hep ibâdet eder. İbâdetlerinin sevapları bu kimseye verilir. Bu kimse, ölünce, kabre konunca, bu melek nurlu ve sevimli olarak bunun kabrine gelir. Meleği görünce ferahlanır, neşelenir. Sen kimsin der. Ben, falanca kimseye yaptığın iyilik ve onun kalbine koyduğun neşeyim. Allahü teâlâ beni bugün seni sevindirmeğe ve kıyâmet günü sana şefâat etmeğe ve Cennet’teki yerini sana göstermek için gönderdi der.

Îmânı en kuvvetli olanınız. Ahlâkı en güzel ve zevcesine karşı en yumuşak olanınızdır.

İbâdetlerin en kolayı ve en hafifi, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır. Bu sözüme iyi dikkat ediniz!

Bir kimse, hazret-i Peygamberin karşısına gelip, işlerin en iyisi hangisidir dedi. “Güzel huylu olmaktır.” buyurdu. Kalkıp, biraz sonra, sağ tarafına gelip, yine sordu. Yine; “İyi huylu olmaktır.” buyurdu. Gidip, sonra sol tarafına gelip, Allahü teâlânın en sevdiği iş nedir dedi. Yine; “İyi huylu olmaktır.” buyurdu. Sonra, arkadan gelip, en iyi, en kıymetli iş nedir dedi. Hazret-i Peygamber, ona karşı dönüp; “İyi huylu olmak ne demektir, anlayamadın mı? Elinden geldiği kadar kimseye kızmamağa çalış.” buyurdu.

Kimse ile münâkaşa etmeyen, haklı olsa bile, dili ile kimseyi incitmeyen Müslümanın Cennet’e gireceğini size söz veriyorum. Şaka yapmak, yanındakileri güldürmek için olsa bile, yalan söylemeyenin Cennet’e gireceğini size söz veriyorum. İyi huylu olanın Cennet’in yüksek derecelerine kavuşacağını size söz veriyorum.

Allahü teâlâ buyuruyor ki: “Size gönderdiğim İslâm dîninden râzıyım.” (Yâni, bu dîni kabûl edenlerden, bu dînin emir ve yasaklarına tâbi olanlardan râzı olurum. Onları severim). Bu dinde olmak, ancak cömertlikle ve iyi huylu olmakla tamam olur. Dîninizin tamam olduğunu hergün, bu ikisi ile belli ediniz!

Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi huylu olmak, insanın günahlarını eritir, yok eder. Sirke balı bozduğu, yenilmez hâle soktuğu gibi, kötü huylu olmak, insanın ibâdetlerini bozar, yok eder.

Allah, yumuşak huylu olanları sever ve onlara yardımcı olur. Sert, öfkeli olanlara yardım etmez.

Cennet’in yüksek derecelerine kavuşmak isteyen, saygısızlık yapana yumuşak davransın! Zulmedeni affetsin! Malını esirgeyene ihsânda bulunsun! Kendisini arayıp sormayan ahbabını, akrabâsını gözetsin!

Kuvvetli olmak, başkasını yenmek demek değildir. Kuvvetli olmak, kahraman olmak, kendi öfkesini yenen demektir.

Selâm verirken güler yüzlü olana, sadaka verenlerin kavuştuğu sevaplar verilir.

Din kardeşlerine karşı güler yüzlü olmak, ona iyi şeyleri öğretmek, kötülük yapmasını önlemek, yabancı kimselere aradığı yeri göstermek, sokaktan, taş, diken, kemik ve benzerleri gibi çirkin, pis ve zararlı şeyleri temizlemek, başkalarına su vermek hep sadakadır.

Cennet’te öyle köşkler vardır ki, içinde bulunan kimse, her dilediği yeri görür ve dilediği her yere kendini gösterir.

Ebû Mâlik-il-Eş’arî, böyle köşkler kimlere verilecektir dedi. “Tatlı sözlü, eli açık ve herkesin uyuduğu zaman Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü düşünen ve O’na yalvaranlara verilecektir.” buyurdu.

Kaynak Rehber Ansiklopedisi