OK VE OKÇULUK HAKKINDA BİLGİ


OK VE OKçULUK HAKKINDA BİLGİ NEDİR, OK VE OKçULUK HAKKINDA BİLGİ ANLAMI, OK VE OKçULUK HAKKINDA BİLGİ HAKKINDA BİLGİ, OK VE OKçULUK HAKKINDA BİLGİ DERS NOTU, OK VE OKçULUK HAKKINDA BİLGİ ÖDEVİ sayfanın konularıdır.

Alm. Pfeil (m) und Bogenschiessen (n), Fr. Fléche (f) et tir (m) á l’arc, İng. Arrowand archery. Yayla gerili kirişe takılarak uzağa atılan, ucu sivri, düzgün ince ve kısa çubuk. Ateşli silahların keşfinden önce savaşlarda ve avcılıkta, daha sonra da sportif maksatlarla kullanılmakta olup, yay ile atılmaktadır.

Okun, sap ve ucu sivri bir demir başlıktan müteşekkil olup, uzunluğu, ağırlığı ve genişliği yaya göre değişmektedir. Her ok her yayda kullanılmayıp, yayın ağırlığı azaldıkça okun ağırlığı da azalır. Meselâ altı dirhem ağırlığındaki ok, yüz dirhem; beş dirhem ağırlığındaki ok da doksan dirhem ağırlığındaki yay ile atılır. Yay, kıvrık ve esnek bir cisim olup, iki ucuna bağlanan ipin gerilemesiyle oku fırlatmaktadır. Eskiden manda boynuzundan yapılırken daha sonra ağaç, mâden ve başka değişik maddelerden de yapılmıştır.

Okun baş tarafını teşkil eden ok başı, önceleri de çakmak taşından yapılırdı. Sonra bunun yerini bronz, demir ve çelikten mâmül maddeler almaya başladı. Ok başı küçük, kemikli olanlara “peşrev” denilmektedir. Okun ucundaki sivri demir, kemik gibi sert maddeler, okun havada baş tarafının önde uçmasını, çarptığı yere derin girmesini sağlamaktadır. Okun bu parçasına “temuren, temren” denilmektedir. Günümüzde oku hâlâ silah gibi kullanan Güney Amerika yerlileri, oklarının ucuna kürar denilen ve sinir uçlarını felç edip düşmanlarını büyük ızdıraplar içinde yavaş yavaş öldüren bir zehir sürerler. Ok sapının arka ucunda, yay ipinin üzerinde durmasına ve ipi kuvvetle çekmeye yarayan bir kertik bulunur. Sap üzerindeki “yelek” denilen kuş tüyleri ve kanatçıklar, okun havada düzgün uçmasını sağlamaktadır. Zırhlı elbiseleri delmek için sapa bağlanan ve kurşun topuzlar ile takviye edilen oklara kurşunlu ok denilmektedir.

Ok, boy îtibariyle; tarz-ı has, kiriş endâm ve şem endam olmak üzere üç çeşittir. Tarz-ı has, ok sapının boğazı ince ve uzunluğunun üçte bir yerinden başlayarak kalınlaşan, sonra da baldıra doğru incelen oklara denilmektedir. Boğazı, göğsü ve baldırı aynı incelikteki oklara “kiriş endam” boğazı ince, uzunluğunun üçte biri tok ve sonra giderek inceleşen oklara da “şem endam” denilir. Ok boyları, yirmi santim ilâ iki metre arasında değişmektedir.

Ok, çam ve gürgen başta olmak üzere muhtelif ağaçlardan, kamıştan yapılır. Kayın ağacından yapılanlara “hadenk” denir. Ağaçlar önce kurutulup, sonra ikişer santim kalınlığında kesilir ve “kuştere” denilen âletle düzeltilir. Bu vaziyette iki ay durduktan sonra mûtedil harâretli bir fırında sararıncaya kadar bırakılır. Fırınlama meselesi çok mühimdir. Çünkü harâret fazla olursa ağaçlar yanıp kavrulabilir. Az olunca da ağırlığını muhafaza edip hareketi yavaşlatabilir. Fırından çıkartılan ağaçlar havadâr ve rutûbetsiz bir yerde on gün sonra yine rutubetsiz bir mahzende üç beş sene bekletilip ok yapmaya uygun hâle getirilir. En kıymetli oklar; Çanakkale’nin Bayramiç kazâsı Çavuş köyü yakınındaki Kumunç Dağından kesilen çamlardan yapılırdı.

Araplar ve Türkler yaycılık ve ok atmada çok ileri bir seviyeye ulaşmışlardı. İslâmiyetten önceki ustalıklarını Müslüman olduktan sonra daha da geliştiren Araplar arasında uzakta, hareket hâlindeki bir ceylanı ânında vurabilen kimselere “rammet-ül hadak” (gözünden vurucu) denilirdi. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden ve Cennetle müjdelenmiş olanlardan (Aşere-i mübeşşereden) biri ve büyük bir kahraman olan Sa’d bin Ebî Vakkâs radıyallahü anh okçuların pîri idi. İslâmiyet yolunda ilk ok atan o olup, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); “Allahü teâlâ oklarını kuvvetli ve isâbetli, duâlarını makbul eylesin.” diye duâsını aldığı için attığı hiçbir ok boşa gitmemiştir. Çok nişancıydı. Uhud Gazâsında Peygamber efendimiz düşmandan gelen okları yerden toplayıp ona verirdi: “At ya Sa’d Anam babam sana fedâ olsun.” buyururdu. Resûlullah Sa’d bin Ebî Vakkâs hâriç, hiç kimse için ana ve babasını birlikte fedâ üzere mübârek ağzına almamıştır. Peygamber efendimizin; “Ok atmasını ve ata binmesini öğreniniz.” ve “Oyunun faydası olmaz, yalnız ok atmayı öğrenmek, atını terbiye etmek ve âilesi ile oynamak haktır. Ok atmasını öğrenip sonra unutan bizden değildir.” şeklindeki hadîs-i şerîfleri bütün harp vâsıtalarının hazırlanması ve kullanılmalarının sulh zamânında öğrenilmesini emir ve teşvik buyurmaktadır.

Ok, eski Türklerde de millî silah olarak kabul edilmekte, çeşitli destan ve halk hikâyelerinde ondan bahsedilmektedir. Oğuz kelimesinin “oklar” mânâsına (ok+z) geldiğini, z’nin çoğul eki olduğunu iddia eden lenguistler de mevcuttur. Gerçekte “-z” eki birden çok şeyler için kullanılmıştır. “di-z, gö-z, sö-z, yü-z” gibi. Okun aynı zamanda sembol olarak kullanıldığı da olmuştur. Oğuzlar, Bozoklar ve Üçoklar diye iki, Göktürkler de on oklar diye on büyük kola ayrılmışlardı. Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen oklar, Türklerin ok yapımında çok mahâretli olduklarını göstermektedir. Dede Korkut Hikâyelerinde bir Türkün alp, yâni kahraman olabilmesi için, uçan kuşları ok ile düşürmesinin de şart olduğu belirtilmektedir. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, husûsî mektuplarında, ok ve yayı tuğra olarak kullanıyordu. Divan edebiyatında ise ok sevgilinin kirpiklerine yay da kaşlarına benzetilmektedir. Bu bir noktada mürşidin nazarıdır.

Osmanlılar zamânında okçuluk büyük bir ehemmiyet taşımış, okçuların yetişmesi ve eğitimi meselesi devlet seviyesinde ele alınmıştır. Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılarda okçu birlikleri savaşlarda çok mühim rol oynamışlardır. Özellikle Birinci Kosova, Varna, Gazze, Mısır Seferi ve 1521 Belgrad Muhâsarasının zaferle neticelenmesinde bu birliklerin payı çok büyük olmuştur. Böyle güçlü birlikler teşekkül ettirebilmek için ok tâlimleri ve müsâbakalarının yapıldığı ok meydanları düzenlenmiştir. İlk olarak Orhan Bey Bursa’da, sonra Yıldırım Bâyezîd Gelibolu’da, Fâtih İstanbul’da gemileri karadan Haliç’e indirdiği yerde ve Yavuz Sultan Selim de Yenibahçe’de ok meydanları inşâ ettirmişlerdir. İstanbul’daki ok meydanlarının sayısı otuz civârında idi. Belgrad, Üsküp, Edirne, Bağdat, Kahire, Amasya, Şam, Diyarbakır ve Cidde gibi daha birçok yerde de ok meydanları bulunuyordu. Bu meydanlarda ok tâlimlerinden başka koşular, pehlivan güreşleri ve diğer atletizm müsâbakaları da yapılırdı. Divan şâirleri usta sayılan kemankeşler (okçular) için methiyeler, şiirler yazarlar, rekor sayılan atışlarda nişantaşları dikilirdi. Üçüncü Sultan Selim’in attığı okun düştüğü yere dikilen menzil taşı bugün hâlâ yerindedir. Yavuz Sultan Selim Hanın önünde ok atan kemankeş için zamânından çok sonra Yahya Kemal’in yazdığı şiir bunların en güzellerinden biridir. İkinci Bâyezîd Han, Genç Osman, Dördüncü Murâd, Dördüncü Mehmed Han, Üçüncü Selim Han, İkinci Mahmûd Han ve Sultan Abdülazîz Han gibi pâdişâhlar, kabri Ok Meydanı’nda olan Dâmâd İbrahim Paşa, Kemankeş Ali Paşa, Kemankeş Ahmed Paşa, Kemankeş Kara Mustafa Paşa ve Deli Hüseyin Paşa gibi vezirler, okçulukta zamanlarının şampiyonu idiler.

Ok talimleri rüzgârın cihetine göre yapıldığından böyle her rüzgâra mâruz yerler meydan olarak seçilmezdi. Ok meydanlarının bakımı ile uğraşanlara “ihtiyar” denilirdi. Her meydanın üç ihtiyarı olup, baş sorumlu “şeyhü’l-meydan” diye adlandırılırdı. Bunlar aynı zamanda okçuluk tekkesi şeyhliğini de yaparlardı. Şeyhü’l-meydan, kemankeş pehlivanların en kabiliyetli, zeki ve dürüst olanları arasından seçilirdi. Kemankeşliğe yeni başlayanlar ondan müsâde alırlardı. Şeyhü’l-meydan ile menzil ihtiyârı ve mütevelli, meydanın ve okçuluğun bütün meselelerini, ihtilaflarını çözerlerdi. Burada tâlim yapanların imtihanlarını yaparlar ve gençleri okçuluğa teşvik ederlerdi. Üç yüz metreye ok atabilen okçu, “kemankeş” ünvânını alırdı. Okçuluk tekkesi, her sene altı mayısta ok talimlerine başlamak için açılır, pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere tâlimler altı ay devâm ederdi. Okçular, müsâbakalarına “koşu” derlerdi. Okçu meydanına öğleden evvel gelip yemekler yenildikten ve namaz kılındıktan sonra müsabaka başlardı.

Atışlar mesâfe atışı ve “hedefe atış” olmak üzere iki çeşitti. Bir de zarp vurma denilen sert cisimleri delme yarışı vardı. Hedefe atışlarda, hedef tabla veya “puta” denilen kalın meşinden yapılmış ve içi saman dolu cisimlerdi. Tabla iki ayak üzerine tespit edilir. İsâbeti haber vermek için etrafına çıngıraklar konulurdu. Menzil atışına katılanlar meydan sorumlularından olan ihtiyarlar ki “azmâyiş” denilen okları kullanırlar, dokuz yüzcüler, binciler ve bin yüzcüler diye dörde ayrılırlardı. Seksen gez aralıkta dikilmiş iki bayrak arasına düşmeyen oklar müsâbaka hâricinde tutulur, oku en uzağa atan kemankeş müsâbakayı kazanırdı. Târihte meşhur kemankeşlerin menzil dereceleri şöyledir: Tozkoparan İskender 1281 gez (845,4 m), Arap kemankeş 1124 gez (741,8 m), Sübaşı Sinan 1109 gez (731,9 m), Havandelen 1235 gez (815,1 m,), Kazzaz Ahmed 1037 gez (684,4 m), Benli Karagöz 1161 gez (766,2 m), Deve Kemal 1205 gez (795,3 m), Çullu Ferruh 1223 gez (807,1 m) Kaptan Sinan 1232 gez (813,1 m), Bursalı Şela 1271 gez (838,8 m) Solak Bali 1239 gez (817,7 m) (Bir gez 66 cm’dir)

Okçular ok atarken, sol dizlerini yere koyup sağ dizlerini kaldırırlar “Ya Hak” diye salâ verip oku fırlatırlardı. Abdestsiz ok atmazlardı. Kazanan kemankeşin boynuna çaprazvârî şal takılır. Okçular tekkesine götürülürdü. Şeyhü’l-meyâdin de kazanana iltifât ederdi. Müsâbakalarda mükâfât koymak, sadece pâdişâhlara, vezirlere ve şeyhü’l-meydanlara mahsustu. Her yıl binlerce kemankeş yarışırdı. Topkapı Müzesindeki bir belgede; 1671’de sâdece Ok Meydanı’nda 3375 kemankeşin ok attığı belirtilmektedir.

Okçular, kullandıkları âletlere hürmet ederler, tâlim veya müsâbakalardan sonra yay ve oklarını tekkedeki dolaplarına koyarlardı. Okçuluk tekkeleri iki odadan müteşekkil olup birinde sohbet edilir diğerinde ise yemekler yenirdi. Okçuluk sporunun ve tekkelerinin kendilerine âit kuralları olup, bunlara riâyet etmeyenler, kemankeşlikten menedilmeye kadar varan birçok müeyyidelere tâbi tutulurlardı. İstanbul, Edirne, Bursa gibi pekçok şehirde ok îmâlâtçıları büyük çarşılar hâlinde toplanmışlardı. Osmanlı ordusunun ok ihtiyâcını cebeci ocağı karşılamakta, bu ocak tarafından îmal edilen oklar sandıklarla savaş meydanına götürülüp burada kemankeşlere dağıtılmaktaydı. Pâdişâhı ise, dört yüz okçu muhâfaza ederdi.

Osmanlının son zamanlarına doğru özellikle İkinci Mahmûd Han zamânında ateşli silahların iyice yerleşmesiyle, okçuluk eski önemini kaybetmeye başladı. Cumhûriyet devrinde ise Necmeddin Okyay, Vakkas Okatan, Bahir Özak ve Kemal Gürsel, Okspor Kulübünü kurarak bu faâliyeti devam ettirdiler. Günümüzde okçuluk çalışmaları, Okçuluk Federasyonu tarafından yürütülmektedir.

Târihî bir geleneği olan okçuluk yarım asıra yakın zamandan beri spor olarak, pek çok ülkede devam etmektedir. Günümüzde bu spor, dünyâda 50 ülkede yapılmaktadır. Okçuluk spor cemiyetleri ve bunların bağlı oldukları okçuluk federasyonları vardır. Olimpiyatlara kadar giren, kâideleri tespit edilen bu spor dalı, erkek ve kadın yarışmacılar tarafından yapılmaktadır.

Müsabakalarda kullanılan oklar ağaç, sun’î madde veya çeliktendir. Ağırlıkları 20-28 gr, boyları ise atıcıya göre 65-72 santimetredir. Okların ucu sivri olup arkasında üç tüy vardır. Yayın iç kısmının ortasında hedefi görme işâreti bulunur. Etrafı korunan düz çayırlık yerlerde hedef dikilmek sûretiyle bu spor yapılabilir. Hedef, sıkıca sarılmış hasıra tespit edilen, 1,22 m çaplı kâğıttır. Atıcı ile hedef arasındaki mesâfe erkekler için 90, 70, 50 ve 30 m, bayanlar için 70, 60, 50 ve 30 m olarak belirlenmiştir. Her mesâfeden 36’şar ok atılır. Hedefteki dâirelere, yapılan isâbetlere göre, yarışmacılara puan verilir.

OK

Yavuz Sultan Selim Hanın önünde

Ok atan ihtiyâr Bektaş Sübaşı

Bu yüksek tepeye dikti bu taşı

O Gâzî Hünkârın mutlu gününde.

Vezir, molla, ağa, bey, takım takım

Güneşli bir nisan günü ok attı.

Kimi yayı öptü, kimi fırlattı

En er kemankeşe yetti üç atım.

En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü

Titrek elleriyle gererken yayı

Her yandan bir merak sardı alayı

Ok uçtu, hedefin kalbine düştü

Hünkâr dedi; “Koca pek yaman saldın!

Eğerçi bellisin benim katımda

Bir sır olsa gerek bu ilk atımda

Bu sihirli oku nereden aldın?”

İhtiyar elini bağrına soktu

Dedi ki; “İstanbul muhasarası

Başlarken aldığım gazâ yarası

İçinden çektiğim bu altın oktu.”

Yahyâ Kemâl Beyatlı

Kaynak Rehber Ansiklopedisi