OSMANLI DEVLETİ HAKKINDA BİLGİ


OSMANLI DEVLETİ HAKKINDA BİLGİ NEDİR, OSMANLI DEVLETİ HAKKINDA BİLGİ ANLAMI, OSMANLI DEVLETİ HAKKINDA BİLGİ HAKKINDA BİLGİ, OSMANLI DEVLETİ HAKKINDA BİLGİ DERS NOTU, OSMANLI DEVLETİ HAKKINDA BİLGİ ÖDEVİ sayfanın konularıdır.

on dördüncü asrın başından yirminci asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren dünyâ târihinde şerefli ve en uzun ömürlü bir hanedânın kurduğu devlet. Asr-ı seâdet ve Hulefâ-i Râşidîn devirlerinden sonra Hak ve adâlete riâyette en üstün seviyeye yükselen Müslüman Türk Devleti.

Osmanlı kudretinin doğuşu: Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlı hânedânının ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu’nun Uç bölgesinde yeni bir Türkiye’nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hânedânının mensup bulunduğu Oğuzların sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu milâdî asırdan îtibâren Selçuklularla beraber Ceyhun Nehrini geçerek İran’a geldi. Rivâyetlere göre Horasan’da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar Moğolların tecâvüzleri üzerine yerlerini bırakarak Âzerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya göç ettiler. Bir rivâyete göre Ahlat’a yerleşen Kayılar oradan Erzurum ve Erzincan’a daha sonra Amasya’ya gelerek oradan Haleb taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken diğer bir kısmı Çukurova’ya gitti. Çukurova’ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur’a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar’ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur’da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine Selçuklu Sultanı Alâaddin Keykubad’a mürâcaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, târihî hakikatlere pek uygun düşmemektedir.

Gündüz Alp’i Ertuğrul Gâzinin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivâyete göre ise Gündüz Alp’in Ahlat’ta vefâtından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gâzi buradan hareketle Erzincan’a ve oradan da Bizans sınırına yakın olmak gâyesiyle Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Muhakkak olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gâzi liderliğindeki Kayıların on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara’nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yıllarında, Sultan Alâaddîn’in kendilerine ıkta olarak verdiği Söğüt ve Domaniç’e gelip yerleşmişlerdir.

Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imhâ ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu’ya sığınıyordu. Muhâceret dalgaları Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebeler üzerine yeni Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki yoğunluğu süratli bir şekilde artırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre Âzerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vâdileri karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Türkiye’ye akıyordu. Böylece Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu’ya nüfus ve hayâtiyet getiriyor ve siyâsî parçalanmaya rağmen bu memleket, yeni bir kudret kazanıyordu. 1261’den îtibâren Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfûsunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak’ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uç beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uç merkezleri olarak yükselip Gâzi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu iç bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya’ya hâkim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların vârisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu’da Aydınoğulları devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma kudretine sâhip bulunuyordu. Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazâlarıyla hayranlık uyandırması şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu’sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sâhip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri kendi hesabına yayılma mücâdelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt’te kurulan Osmanlı beyliği en mütevazi bir durumda bulunuyordu.

Ertuğrul Bey, tahminen 90 yaşında olduğu halde, 1288’de vefât ettiğinde Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevâzî bir toprak parçasına sâhipti. (Bkz. Ertuğrul Gâzi). Ertuğrul Beyin vefâtından sonra uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla Kayı boyundan olduğu için Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizansla mücâdele etti. Bu sâyede 1288’de Selçuklu sultanının gönderdiği hâkimiyet alâmetlerini alan Osman Gâzi böylece kendi nüfuz mıntıkasını ve oradaki reayayı Bizans’a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykutalp, Gâzi Abdurrahmân gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gâzi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik’i zaptetti. Bilecik’in fehti ve Osman Beyin beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçuklularında Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyânı neticesinde Sultan Üçüncü Alâaddîn Keykubad’ın kaçması hemen hemen aynı târihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devletinin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gâzi, istiklâlini îlân etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifâde eden Osman Beyin kuvvetleri Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gâzi askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gâziyi getirdi (1320). Osman Gâzi bundan sonra ölümüne kadar teşkilât meseleleriyle meşgul oldu (Bkz. Osman Gâzi). 1324 veya 1326’da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefât ettiği sırada Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa’nın zaptından sonra beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binâlarla süslendi. Gerçekte Selçuklunun târihten çekilmesiyle Anadolu bir virâne görünümünde idi. Çünkü Moğolların Anadolu’daki tesiri hâlâ hissediliyordu. Ancak Selçukludan kalan kıymetli hazineler vardı. Bunlar din, dil ve alfabe birliğiydi. Bunun rûhu da gazâ aşkı idi. Osmanlı bunların hepsini kendisinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sâyesinde halk sınır tanımıyordu. Gazâ aşkı ve şehit olma isteği her an Hıristiyanlarla gazâ eden Osmanlı Beyliğine büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle diğer beylerin tebası Osman eline göç etti veya en azından onların muvaffakiyeti için gönülden duâ etti. Âlimler de aynı yolu tâkip ederek, Edebali, Dâvûd-ı Kayseri, Dursun Fâkih gibi büyükler Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar.

Orhan Gâzi devrinde Bizans’a karşı kazanılan Pelekanon Muhârebesinden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gâzinin 1361’e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti kardeş beyliklerin üzerinde hâkim bir güç hâline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli’de Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları gazâ hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak Karesi beyliğinin ilhâkı ve Aydınoğlu Gâzi Umur Beyin Haçlı saldırıları karşısında İzmir Limanını kaybetmesi üzerine bu bölgedeki gazâ liderliği Orhan Gâziye geçti. Bu sırada Bizans’ta başgösteren iç savaş ve Kantakuzen’in Gâzi Beylerle ittifakı Türklerin Rumeli’ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gâzinin oğlu Süleyman Paşanın destanlara konu olacak mâhiyette gerçekleştirdiği Rumeli’ne geçiş, Türk târihinin en büyük hâdiselerinden biri oldu. Evvela Çimbe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga’da topladığı orduyu Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır’ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak bir taraftan Gelibolu’ya öbür yandan da Trakya’ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gazâ akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu’nun zaptı ile bu ilk Rumeli fâtihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357’de veliaht Süleyman’ın ve ardından Sultan Orhan Gâzinin vefâtları (Bkz. Orhan Gazi). Rumeli’deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan Birinci Murâd (1361-1389) Anadolu’da birliği sağladıktan sonra tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların Avrupa’da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362’de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364’de Sırpsındığı, 1371’de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar katî olarak Avrupa’da yerleştiler ve tesir sâhaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan Osmanlıları metbu olarak tanıdı. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri’yi aldılar. Diğer taraftan Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması için mücâdele veriliyordu. Hamidoğulları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı münâsebetlerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında harp çıktı. Ancak Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar bir müddet için bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389’da Kosova’da yok edilmesi târihe, örnek imhâ hareketlerinden biri olarak geçti. Türk târihinin mühim hâdiselerinden biri olan Kosova Meydan Muhârebesi, Doğu Avrupa’nın mukadderâtını da tâyin etti. Balkan Yarımadasını asırlar boyunca Türk hâkimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr bir Sırplı tarafından şehit edildi. (Bkz. Murâd Han-I)

Ertuğrul Gâzinin oğlu Osman Gâziye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik 43 yıl içinde 3 mislinden daha fazla büyüyerek 16.000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gâzi ise babasından devraldığı devletini 6 kat daha büyüterek 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihâyet Murâd-ı Hüdâvendigâr 1361-1389 yılları arasında devletini beş misli daha büyüterek 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti imparatorluğa hazırlanıyordu ve gâyesini de çizmişti.

Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmaniyânız kim

Muhammeddir serâpâ mâyemiz hûn-i şehâdetten

Biz ol âlî-himem erbâb-ı cidd-ü ictihâdız kim

Cihângîrâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.

Gerçekten de bir aşiretten cihangir bir imparatorluğa giden yolda Osmanlı hânedan mensuplarının kudret kaynakları incelenecek olursa devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim, Fransız târihçisi Grengur da “Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer târihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir” demektedir.

1. Osman Gâzî ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler Anadolu halkı için yeni bir gazâ ve yerleşme sâhaları açmakta idi. Osmanlıların dâimî olarak cihadla meşgul olduğunu gören Anadolu’da yiğit ve savaşçı gâziler gittikçe artan bir sayıda Rumeli uclarına intikal ediyordu.

2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut Alp, Gâzi Abdurrahman, Hacı İlbeyi ve Evranos Gâzi gibi hareket serbestisi olan, emirlerin idâresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.

3. Fethedilen bölgelere, Anadolu’dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gâzîlerin yanında hattâ bazan ilerisinde zâviyeler kurarak sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.

4. Anadolu’dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zâviye etrâfında ekseriyâ derviş adı altında, bâzı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya’da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.

5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika netîcesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idâresinin İslâm şerîat hükümleri çerçevesinde gayr-i müslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâmiyetle şereflenmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun neticesi olarak çok defâ, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetini tanımakta idiler.

6. Osmanlılar Anadolu’da Hıristiyan varlıklarını ve idâre tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsâdeyi Rumeli’de daha geniş sûrette ve onların eski varlıklarını muhâfaza etmek üzere tatbik ettiler. Baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idârî siyâsetteki incelik sâyesinde İslâmiyeti seçti.

7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan idâre tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asâyişsizlik yayılmıştı. Buna mukâbil Türklerin disiplinli hareketleri, feth edilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir siyâset tâkip etmeleri, vergilerin tebaanın ödeyebileceği şekilde tertip edilmiş olması ve bilhassa mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin buralardaki unsurların dînî ve vicdânî hislerine hürmet göstermeleri, Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı idâresini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.

8. Osmanlı fetihlerinin en bâriz vasfı gelişigüzel, sergüzeşt ve çapul şeklinde değil, bir program altında şuurlu bir yerleşme hâlinde tecelli etmiş olmasındandır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idâreden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve mühim şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirilerek yerleştirmek sûretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve ictimâî müesseseler vücûda getirilmiştir.

9. Nihâyet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman, Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimâl dâhilindedir.

Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan îtibâren askerî, adlî ve mâlî teşkilâtla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazırlandı. Fakat bu zâhirî kudret tamâmen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede yâni Balkanlarda yayılma ve yerleşme için kâfi değildi. Ancak bu iş daha çok mânevî ve rûhî sebeplere öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. asırda dahi misli görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim zamânın târihçi, düşünür ve ilim adamları bu hususta şunları söylemektedirler:

“…. Osmanlıların hoşgörüleri, ister siyâset, ister hâlis insaniyet neticesiyle meydana gelmiş olsun, Osmanlıların yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dîni, hürriyet ilkesinin siyâsetinin temel taşı olarak kabul eden ilk millet olduğu îtiraz kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan dünyâsındaki arası kesilmeyen Yahûdi ta’zibâtı ve engizisyona rağmen, muâvenet mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnâsında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idâresi altında ahenk ve vifak, uygunluk, içerisinde yaşıyorlardı…” (Gibbons).

“…. Kur’ân-ı kerîmi tanıyanların zihnine ve hâfızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insâniyetlisi en hayırseveri hâline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Ecnebilerin (Avrupalıların) barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecâat Türklere sâdece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri savaş alanının silah gürültüleri arasında tâyin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhâkeme etmeli, onları barış zamânındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Filhakika Türkler, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrûr ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sâkindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşerî duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır.

Bu duygu bütün Türklere şâmildir. Hepsinin de rûhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesâret timsali olan bu kimseler, barışta fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez….” (D’ohsson).

Netice olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada müsâade etmemekle, dünyâ târihinde milletler arası en kudretli ve cihânşümûl bir siyâsî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının dâvâları da kendi tâbirleri ile “Nizâm-ı âlem” üzerinde toplanıyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Bu düşünce, gerçekten Türk-İslâm târihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsî varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehdîdlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine mâruz bulunuyordu. Osmanlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslâm dîni ve onun cihâd rûhundan alıyordu. Şeyh ve evliyânın himmetleri ile yükselen gazâ rûhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa’ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli’ne yayılıyordu. Bu arada Osmanlı Devletinin kuruluş ve cihâd rûhunun yükselişinde tasavvuf da büyük kudret kaynağı idi. Gerçekten de Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf tarîkatleri, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve haleflerinin etrâfı din adamları ve evliyâ ile dolmuş ve daha ilk günden Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.

Nitekim Osman Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâlî’ye intisâb ederek her hususta onunla istişârede bulunurdu (Bkz. Edebâlî). Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslâm âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tasviye etti. Osman Gâzinin bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnâmesinin özü şu şekildedir.

“Allahü tâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini şerî’at ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana, itâat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya ri’âyet eyle ki, şerî’at işleri nizâm bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına gurûr getirip, şerî’at ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur. Ve maksâdımız Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihângirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emânet ediyorum!”

İmparatorluğa Doğru (1389-1451)

Sultan Murâd Hüdâvendigâr’ın şehit olması üzerine cesâreti ve savaş ânında fevkalâde süratli hareketi yüzünden “Yıldırım” lakabıyla anılan oğlu Bâyezîd Han tahta çıktı. 1390 ve 91’de iki defâ Anadolu Seferine çıkan Yıldırım Bâyezîd, Saruhan, Germiyan, Menteşe, Aydın, Teke ve Hamidoğullarının topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları arâzisinin büyük bölümünü alırken beyliğe dokunmadı. 1391’de Eflak Seferine çıktı. Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı ordusu Tuna’nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları sınırı hızla genişletirlerken Macar Kralı Sigismund emrindeki Haçlılar Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gâyesi Osmanlı Türkünü Avrupa’dan hatta Anadolu’dan atarak Kudüs Krallığını yeniden kurmaktı. Ancak Avrupa’nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs’e kadar uzanan yolda daha ilk ciddî imtihanı vermek üzere Niğbolu’ya saldırdıkları sırada Bâyezîd Han harekete geçti. Niğbolu muhârebesi sonunda Haçlıların zâyiatı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. Niğbolu Muhârebesinde Türkleri ilk defâ tanıyan ve Yıldırım’ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean, esâretten kurtulursa bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bâyezîd Han; “Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iâde ediyor, sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları bize karşı toplamağa dâvet ediyorum. Bu sûretle bana yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız.” diyerek kendi kudret ve cihâd düşüncesini ortaya koyuyordu. (Bkz. Niğbolu Meydan Muhârebesi)

Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa’dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan’a sefer düzenleyen Yıldırım Bâyezîd, Atina ve Mora’yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak üzere İstanbul’u iki defâ sıkı bir kuşatma altına aldı ise de bunlardan birincisine Niğbolu Seferi, ikincisine ise Tîmûr Han mâni oldu. Fakat Hıristiyan batıya gâlip gelen Osmanlılar kendileri gibi Türk ve İslâm olan doğuya mağlup oldular. Kendisini Cengiz’in mîrasçısı olarak gören ve Cengiz İmparatorluğu topraklarının tamâmına hâkim bir İslâm devleti kurmak isteyen Tîmûr, Altınordu Hanlığı gibi Ankara civârında 20 Temmuz 1402’de Osmanlı Devletine de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu’yu tekrar parçaladı (Bkz. Ankara Savaşı). Bu yenilginin sebepleri arasında karşı tarafın da askerlik fenni ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türk’e eşit olması yanında Osmanlıların o sırada henüz Anadolu’da birliği sağlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse de beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bununla beraber Tîmûr’un devleti onun ölümüyle dağılacak fakat Osmanlıların kurduğu devlet aradan on yıl geçtikten sonra bütün şevket ve azametiyle devam edecektir.

Yıldırım Bâyezîd’in Ankara Muhârebesinde esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayâtına dayanamayarak kederinden vefât etmesi (Bkz. Yıldırım Bâyezîd Han) üzerine (Mart 1403) şehzâdeleri arasında taht kavgaları başladı. (Bkz. Fetret Devri). 1403’ten 1413 yılına kadar devam eden ve fetret devri denilen bu süre sonunda kardeşleri Îsâ, Mûsâ ve Süleyman çelebilere gâlip gelen Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idâre altında toplamaya muvaffak oldu. 1413-1421 yılları arasında tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed, giriştiği muhârebelere bizzat katılmakla meşhur oldu. Bu muhârebelerde yara alan Pâdişâh, azimli, cesâretli, dirâyetli ve kadirşinâstı. Zamânında affetmesini ve kalp kazanmasını bilirdi. Aydınoğulları; Candaroğulları ve Karamanoğullarını itâat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli’deki toprakların büyük bölümüne yeniden sâhip oldu. Şeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi devletine en verimli olabileceği çağda kalp krizinden vefât etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed, oğlu İkinci Murâd’a âdetâ yeniden kurarak sağlam temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi. (Bkz. Çelebi Mehmed)

Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan Murâd Han, 1430’da Selanik ve Yanya’yı fethetti. Varna ve Kosova’da Haçlılara karşı giriştiği mücâdelede Türk târihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde devleti her zamankinden daha kuvvetli bir hâle getirdiği gibi İstanbul’un fethini de yakın bir imkân hâline soktu. Bu hükümdâr devrinde Osmanlı merkezi ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına taşındı ve her sâhada pekçok eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile Osmanlı hükümdarları içinde adına en çok eser yazılan, Türkçecilik cereyânını destekleyen, âlimlere ve tarîkat ehline hürmet gösteren bu pâdişâh, tezkirelerdeki kayıtlara göre şâir pâdişâhların da ilkidir.

Ayrıca gâzi ve âdil Sultan Murâd Han geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefât etti.

1402-1413 yılları arasında şehzâdeler arası saltanat mücâdelelerinin hüküm sürdüğü fetret devri bir yana, Sultan Yıldırım Bâyezîd’in tahta çıkmasından Sultan İkinci Murâd Hanın vefâtına kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı İmparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar. Osmanlı Devletinin Tîmûr darbesine mâruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen 50 yıl içerisinde bir imparatorluk hâline gelmesinin sebepleri şunlardır:

1. Daha önce Osman, Orhan ve Murâd-ı Hüdâvendigâr gâzilerde görüldüğü gibi devleti idâre edecek olan şehzâdelerin yetiştirilmesine fevkalâde dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden din ve fen derslerini alan şehzâdelerin, aynı zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliştirerek, babalarının yerini tutacak değere ulaşmaları.

Nitekim babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu’daki bütün savaşlara katılan Yıldırım Bâyezîd’in hükümdâr olduktan sonra da ömrü İslâmiyeti yaymak için geçti. Batılı târihçiler onun için “Yıldırım Bâyezîd bütün târihin en büyük kumandanlarından biridir” (Benoist) ve “Yıldırım’ın dünyâ hâkimiyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve âsâyiş mevcuttur.” (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım’ın 13 yıl gibi kısa bir zamanda babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaştırması onun büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir.

Yıldırım Bayezîd Hanın Ankara Muhârebesi sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada Tîmûr kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe gözü takılır ve yanındaki kumandanlara; “Kimdir bu gelenler?” diye sorar. Yanındakiler; “Pâdişâhım, bunlar oğlunuz Şehzâde Mehmed’in kuvvetleridir.” derler. Bunun üzerine Yıldırım; “Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum.” demiştir.

Gerçekten de Bâyezîd’in 14 yaşındaki en küçük oğlu Şehzâde Çelebi Mehmed, Amasya’da saltanatını îlân edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği mücâdeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca belâdan, fitneden, düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ, yüksek bir kâbiliyet ve karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Şehzâde Mehmed’de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Târihçiler onu; “Birinci Mehmed, kerîm, halîm ve fevkalâde kuvvete mâlikti.” yine; “Çelebi Mehmed, cömert, dostlarına dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gâyet şedid idi.” cümleleriyle tavsif etmektedirler.

Sultan Çelebi Mehmed’in ölümü ile, henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu Şehzâde Murâd saltanatın başında devleti parçalayabilecek gâileler (amcası Çelebi Mustafa ve kardeşi Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiği gibi gerçekleştirdiği fetihlerle imparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu. Yetişmesine fevkalâde dikkat ve ihtimam gösterdiği ve Hacı Bayram-ı Velî’den İstanbul’u fethedeceği müjdesini aldığı oğlu Şehzâde Mehmed’i idâresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir pâdişâhın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa, Türkler üzerine yürürken baba ile oğul sultan arasındaki şu yazışmalar târihe geçti. Oğlu Mehmed’in ordunun başına geçmesi çağrısını, Murâd Han reddetti ve devleti, milleti korumanın onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Şehzâde Mehmed, babasına; “Eğer pâdişâh biz isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz gelip devletinizi müdâfaa edin!” şeklinde hitâb ederek ordunun başına geçmesini sağladı. Varna’da düşmanı bozguna uğrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; “Zafer oğlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız.” şeklinde verdiği cevap pek mânidardır.

Görüldüğü üzere Osmanlı şehzâdeleri 13-14 yaşlarına geldiklerinde bir imparatorluğu idâre edecek her türlü bilgi ve kâbiliyete sâhip bulunuyorlardı.

2. Tîmûr fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti târihte Fetret devri diye anılan ve 12 sene devam eden şehzâdeler kavgasına sahne olduktan sonra daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum Osmanlı Devletinin bir cihan hâkimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilâtlandığını göstermektedir.

Osmanlı İmparatorluğunun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki Türk kağan ve sultanları devleti hânedânın müşterek malı kabul ettikleri için hânedâna mensup şehzâde ve beyler arasında saltanat mücâdeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar âilenin en büyüğü ulu bey ünvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar ise de, bu gibi durumlarda devletin birliği ancak kudretli şahsiyetler sâyesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vukû bulması durumunda eyâletlerdeki şehzâdeler veya kudretli beyler derhal istiklal mücâdelesine girişiyorlardı.

Türk târihinde ilk defâ olarak, Osmanlıların merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması büyük bir siyâsî inkılâb oldu. Osmanlı hânedanı, diğer Anadolu beyleri gibi, menşeî göçebe olduğu ve millî ananeleri muhâfaza ettiği halde, devletin taksim edilmez mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, sağlam ve istikrarlı bir devlet cihazı vücûda getirmeğe muvaffak olmuştu. Rivâyete göre Osman Gâzi ölünce Orhan Gâzi hükümdarlığı kardeşi Alâaddin Paşaya teklif eder. Fakat Alâaddin Paşa “Gel kardaş ataların duâsı ve himmeti senünledür. Anunçün kendü zamânunda seni askere koşdılar… ve hem bu azîzler dahi bunu kabul itdiler.” cevâbıyla hâkimiyeti daha layık olan Orhan Gâziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği daha kuruluşunda bir saltanat mücâdelesinden, taksim ve sarsıntıdan kurtulmuş oldu.

Ancak Birinci Murâd Anadolu’da meşgulken Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzâde Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti. Onun Bizans Prensi Andronikos’la birleşmesi bir ibret dersi oldu. “Fitne kıtalden daha şiddetlidir.” düşüncesiyle hareket eden Murâd Han oğlunu öldürttü ve böylece Osmanlı târihinde ilk şehzâde katli hâdisesi meydana geldi. Mücâhid ve âdil pâdişâh Murâd-ı Hüdâvendigâr şehit olunca yerine geçen Yıldırım Bâyezîd de, aynı düşüncenin mahsulü olarak kardeşi Yâkub Çelebi’yi bertaraf etti. Fâtih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kânunnâmeye; “Her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahi tecviz itmişdür; anunla âmil olalar.” maddesini koyarken, âlemin nizâmı ve devletin kudsiyeti gâyesini düşünmüş ve Osmanlılara âit bir zarûreti ve örfü kânunlaştırmıştır. Pâdişâh olmak düşüncesiyle hareket eden şehzâdeler kendilerini en iyi şekilde hazırlıyorlardı. On altıncı yüzyılın başlarından îtibâren bu düşünce terk edilince, şehzâdeler vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa tahtı istemediği halde pâdişâh oldu. Sultan İkinci Osman bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum Sultan Abdülaziz’in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devletinde vezirler hâkimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzâdenin şehzâde ile değil de vezirlerle mücâdelesi de devlet için bir bahtsızlık olmuştur.

Pâdişâhlar ve âlimler gibi halk da, nizâm-ı âlem düşüncesi, din ve devletin bekâsı kaygısı ile zarûret hâlinde kardeş katlini tasvip ediyordu. Kânûnî devrinde Türkiye’ye gelen İmparator Ferdinand’ın elçisi Busbecq; “Müslümanlar, Osmanlı hânedânı sâyesinde ayakta duruyorlar. Hânedân yıkılırsa din de mahvolur. Bu sebeple hânedânın, din ve devletin selâmeti ve bekâsı evlâttan daha mühimdir.” kanâatının yaygın bulunduğunu bildirmektedir. Tîmûr’un oğlu Şahruh’un Çelebi Sultan Mehmed’e yazdığı bir mektupta; “Süleymân Bey ve Îsâ Bey ile mücâdele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fâni dünyâdan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama birâderler arasında bu usul İlhânî töresine münâsip değildir.” sözüne karşılık Çelebi Mehmed; “Osmanlı Pâdişâhları başlangıçtan beri tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki pâdişâh bir iklime sığmaz. Zîrâ etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim mâlum-ı alîleridir ki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kafirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler Müslümanların elinden çıktı.” diyerek cevap vermiştir.

Yine Cem Sultanın ülkeyi paylaşma teklifine karşı İkinci Bâyezîd’in “Bu kişver-i Rûm bir Ser-i Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki, iki dâmâd hutbesinde tâb götürmez” (Osmanlı Devleti öyle bir başı örtülü nâmuslu bir gelindir ki, iki dâmâdın talebine tahammül edemez) cevâbı Osmanlıların nizâm-ı âlem mefkûresine bağlılıklarını göstermektedir. Bâyezîd Han bu cevâbıyla saltanatı nâmusun timsali olan geline benzetmiş, taksim edilemeyeceğine dâir nâmus ve kudsiyet duygularını belirtmiştir. Bu ifâde sonraları “Arus-ı saltanat taksim kabul etmez” şeklini alarak ata sözü şeklini almıştır.

3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus timar sistemidir. Büyük Selçuklular geniş askerî iktaları kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları, devletin zayıflamasıyla birlikte, kudretleri artan Selçuklu İmparatorluğu içinde yeni devletler ve atabeylikler meydana çıkarıyor böylece devlet kısa bir süre sonra üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise, Selçuklulardan mîras aldıkları bu mîri toprak rejimini çok daha ileri ve mâhirâne metodlarla kemâle erdirdiler. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usûlü Osmanlı ordusunun temeli olurken, Türk askerleri (Sipâhiler) sancak beylerinin emrinde fakat pâdişâha bağlı bir durumda idiler. Zîrâ askerlerin mâişetlerini sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeametleri de pâdişâh tarafından veriliyordu (Bkz. Timar). İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu. (Bkz. Yeniçeriler)

Diğer taraftan köylüler arasında timar sisteminin meydana çıkardığı huzur ve ahengi, şehirde sanâyi, ticârî ve iktisâdî faaliyetleri tanzim eden esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahilik adı verilen teşkilatlar sâyesinde şehir esnafı ve halkı devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idâre ediyor, en küçük bir meslekî suistimal, yolsuzluk ve ananeye aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu. (Bkz. Ahîlik)

4. Cihan hâkimiyeti ve dünyâ nizamı dâvâsını gâye edinen Osmanlılar hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. İslâm dîni ve şerîate bağlılıkta hiçbir kusur işlemeyen Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sâhip toplulukları idârede aslâ İslâm hukûkuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kânun ve fetvâlarla imparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizâm idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kânun ve nizam şuuru, devlet gibi mukaddesti. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşâhedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kânun nizamına bağlılıkta birinci vazife, pâdişâhlara âit olup, bunlar şerîate aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede bu gâzi ve muhteşem pâdişâhlar, millî ve İslâmî mefkûreleri, yüksek zekâ ve enerjileri, din ve devlet mülk ve millet uğrunda sonsuz fedâkarlıkları, adâletleri, tevâzuları, basîretli siyâsetleri, büyük din ve devlet adamlarını, büyük dâvâ istikâmetinde toplamaları sâyesinde sağlam bir devlet kurdular. Bu durumda normal veya zayıf pâdişâhlar zamânında bile bu yüksek devlet makinası asırlarca hayâtiyetini devam ettirmiştir. (Bkz. Pâdişah)

Cihan Hâkimiyeti Devresi (1451-1574)

“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu ne mükemmel insanlardır.”

Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği ilahî müjde, 29 Mayıs 1453 günü tahakkuk etti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans) târihe karışıyordu. Fâtih Sultan Mehmed’e kadar Bizans, İstanbul olarak Osmanlı Devletinin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihâyet Fâtih Sultan Mehmed bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı’dan şehre giren Fâtih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkuresinin kalbi olan Ayasofya’ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mâbedde ilk cumâ namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya’yı yeriyle birlikte satın alan Fâtih burayı vakıf yaparak kıyâmete kadar câmi kalması için evlatlarına vasiyet etti.

“Dünyâda tek bir din, tek bir devlet, tek bir pâdişâh ve İstanbul’da cihanın payitahtı olmalıdır.” diyen Fâtih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu’da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karaman Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadir beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Tuna’dan Fırat’a kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481’de bütün Hıristiyan ve İslâm dünyâlarını birleştirmek üzere başladığı İtalya Seferi sırasında, Gebze civârında 57 yaşında ölümü Türk-İslâm dünyâsını mateme, Hıristiyan dünyâsını ise büyük bir sevince boğdu. (Bkz. Fatih Sultan Mehmed)

Fâtih Sultan Mehmed’in yerine geçen oğlu İkinci Bâyezîd’in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bâyezîd, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde Şehzâde Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimâlini göz önünde tutarak Avrupa’ya karşı büyük seferlere girişemedi. Bâyezîd Han, niyetlerini ancak Cem’in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok ehemmiyet verdi. Oğlu Korkut denizlerin hâmisiydi. Bâyezîd Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini eline geçiren Safevîler Anadolu için de pek büyük tehlike arzetmeye başladılar. Bu arada pâdişâhın oğulları arasında başlayan taht mücâdeleleri, Şah İsmâil’i cesâretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vâsıtasıyla câhiller arasında kendisine pekçok taraftar topladı. Taraftarları vâsıtasıyla, Antalya’dan Bursa’ya kadar büyük bir bölümde isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de oğlu Selim’i tahta çıkarması için pâdişâha baskı yapmaları neticesinde Bâyezîd Han oğlu lehine tahttan feragat etti. (Bkz. Bâyezîd-II)

Henüz beş yaşındayken dedesi Fâtih Sultan Mehmed’in huzûruna çıkarılan istikbâlin Yavuz’u büyük bir edep ve hürmet içinde pâdişâhın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fâtih, oğlu Bâyezîd’e dönerek; “Bâyezîd! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak.” Bu emirle yetişen Selim kudreti, cesâreti, îmân ve mefkuresiyle cihangir Osmanlı Pâdişâhları arasında müstesnâ bir mevkie sâhip oldu.

Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512) ilk seferini Anadolu’yu ve hattâ devleti tehdit eden Şah İsmâil üzerine yaptı. Sahâbeden hazret-i Ebû Eyyüb el-Ensârî, babası Bâyezîd ve dedesi Fâtih’in türbelerini ziyâret ederek zafer duâları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmâil’in ordusunu kısa bir sürede imhâ etti (1514). Târihin en büyük meydan muhârebelerinden birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakîbi Şah İsmâil’i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Gaziantep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadiroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı.

İslâmiyetin ve devletin tecâvüze uğraması sebebiyle İstanbul, Haleb, Şam ve Kahire’deki din adamlarının fetvâsı üzerine İran Seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevîlerle işbirliği yapmaları dolayısıyla bu defâ da Mısır Seferine çıktı. Yıldırım süratiyle Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516’da Merc-i Dâbık’ta ve 26 Mart 1517’de Ridaniye’de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muhârebesi sonunda Memlûk Devleti târihe karışırken bütün Arap ülkeleri Yavuz’un hâkimiyetine girdi. Bu durum üzerine Mekke ve Medîne emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını Sâhibü’l-haremeyn ünvânı ile Yavuz Sultan Selim’e teslim etti. Fakat dindar pâdişâh bu ünvânı yüce makamlara bir saygısızlık sayarak onu Hadîmü’l-haremeyn şekline çevirerek aldı ve evlâdı ve torunlarına böylece mîras bıraktı.

Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden diğerinde ise Mısır Memlûklerini ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi efrenciye yâni Avrupa’nın, diğeri de Hindistan’ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hâkim olmaya ve İslâmın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları Yavuz’u endişeye sevketmişti. Bu îtibarla öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti.

1520 yılı Temmuzunda Avrupa Seferine çıkan cihangir pâdişâh, yakalanmış olduğu şirnepçe hastalığından kurtulamıyarak Çorlu civârında vefât etti. Zamanın şeyhülislamı ve büyük İslâm âlimi Ahmed ibni Kemâl Paşa onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir:

Şems-i asr idi, asrda şemsin

Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr

O pâdişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun ömrü de kısa olur.

Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyâdan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi Kırım’dan Hicaz’a, Tebriz’den Dalmaçya sâhillerine kadar uzanıyordu. (Bkz. Yavuz Sultan Selim)

Yavuz Sultan Selim’in vefâtı üzerine hayattaki tek oğu Süleyman Han Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz yirmi altı yaşında bulunan Sultan, iyi bir eğitim görmüş kılıçta ve kalemde de usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kânunlar, gerekse kânun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden “Kânûnî” ünvânıyla yâdedilmiş bu ünvan âdeta ona isim olmuştur.

Kânûnî Sultan Süleyman bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünyâ târihine Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kânûnî, târihçilerin itifakı ile “Cihan Pâdişâhı”dır. O, pekçok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet reisiydi. Bütün dünyânın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyânın bütün devlet reislerine emirlerini dikte ettiren bir pâdişâhtı. Kırk altı yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefâsıyla değil, Allahü teâlânın rızâsı yolunda savaş meydanlarının cevr ve cefâsıyla geçirdi. Bütün saltanat müddetinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona “Muhteşem Süleyman” adını veriyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi.

Zigetvar Kalesinin Fethi sırasında 6-7 Eylül 1566’da bu büyük cihan pâdişâhının ölümüyle Osmanlı-Türk târihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayâtında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kânûnî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu âilesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli pâdişâhlar çıkacak fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri artık gevşemiş olacaktı.

Kânûnî devrinin parlaklığı yalnız fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde, Ebüsü’ûd Efendi, kendisi başta olmak üzere edebiyatta; Bâki, Fuzûlî, sanatta; Mîmar Sinân, târihte; Mustafa Selânikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa, coğrafyada; Pîrî Reis, kaptan-ı deryâlıkta; Barbaros Hayreddîn Paşa, Seydi Ali Reis, Pîrî Reis ve Turgut Reis, devlet adamlığında; Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa asrın dev simalarıdır.

Kültür hareketleri bu devirde ziyâdesiyle canlıydı. Osmanlı Türk edebiyâtında ilk defâ görülecek olan tezkere vâdisi bu pâdişâh zamânında ortaya çıktı. Sehî ve Latifi gibi tezkireciler eserlerini ona takdim ettiler. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzât kendisi de şâir olup Muhibbî mahlası ile şiirler yazdı ve divanı devrinde 2800’ü aşkın gazeli ile, Zâtî’den sonra ikinci büyük divan olarak ortaya çıktı. (Bkz. Kânûnî Sultan Süleyman Han)

Osmanlı Devletinin bir cihan imparatorluğu durumuna ve yüzyıllarca dünyâ siyâsetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve mânevî kaynaklar nelerdi?

1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhî pâdişâhlar, cihan hâkimiyeti devresinde de devam etti.

İtalyan Langosto, Fâtih hakkında; “İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sâhip ve âlicenaptır. Dâimâ kendinden emîndir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbrânice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Herşeyi öğrenmek isteyen zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa mütehammil idi.” demektedir.

Ömrü Allahü teâlâ yolunda cihâd etmekle geçen Fâtih, Trabzon Seferine giderken Zigana Dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; “Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?” deyince yüce Hakan; “Hey ana, bu zahmet din yolunadır. Zahmeti ihtiyar etmezsek bize gâzi demek yalan olur.” diye cevap vermiştir.

Fâtih Sultan Mehmed’in sâdece dünyânın incisi olan İstanbul’u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ebediyyen ona minnettâr olması için yeter. Nitekim şâir Abdülhak Hamid bütün bir milleti Fâtih’in türbedârı göstermekle fethin azametine işâret etmiştir.

Şâyestedir denilse âlem, senin mezârın

Durmuş başında bekler, bir kavm türbedârın.

Sultan İkinci Bâyezîd ise, şâir, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fâtih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir pâdişâhtı. İkinci Bâyezîd döneminde Osmanlı İmparatorluğu, türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere kıran ve salgın hastalıklar gibi felâketlere rağmen dünyânın en kuvvetli devletlerinden birisi olarak teessüs etti.

“Velî” tabiatlı olan Pâdişâh, Bâyezîd Meydanında kendi külliyesiyle birlikte câmiinin inşâsı bitince; “Her kim ömrü boyunca ikindi ve akşam namazlarının sünnetlerini terk etmemişse ilk Cumâ namazında o imâm olsun.” buyurmuştu. Bu hususta kendisinden başka kimse çıkmamış, hazerde ve seferde hiçbir sünneti bırakmadığı için namazı kendisi kıldırmıştır.

“Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.” diyen Yavuz Sultan Selim Han ise, Cihan hâkimiyeti dâvâsında çok kudretli bir sîmâdır. Kendisini Rodos Seferine teşvik edenlere: “Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz.” cevabı kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.

İki büyük meydan muhârebesiyle Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübârek makamlara hizmetle şereflenen ve Müslümanların halîfesi ünvânını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul’a ulaşmıştı. Ancak İstanbul’da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince gece vakti yanında birkaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayına çıktı. Ertesi gün pâdişâhın sarayda olduğu öğrenilince hiçbir merâsim yapılamadı. “Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!” diyen cihan pâdişâhı gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi.

Vefâtı sırasında yanında bulunan Hasan Can’la arasında şöyle bir konuşma geçti: “Hasan Can, bu ne haldir?” “Sultanım Cenâb-ı Hakk’a teveccüh idüb Allahü teâlâ ile olacak zamandır.” “Bizi bunca zamandan beri kiminle biliyordun; Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bir kusur mu fehm eyledin?” Bu konuşmadan sonra Hasan Can’dan Yâsin okumasını istedi ve dileği yerine getirildi. Kaynaklar nâşı yıkanırken sağ eli iki kere setr-i avret ettiğini ve orada bulunanların hayretle tekbir ve salevât getirdiklerini belirtmektedir.

Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen şehzâde Süleymân 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda dünyânın en kuvvetli ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilâtı, zengin ülkeler, muntazam mâliye ve kâbiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kânûnî Sultan Süleymân, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek mümessilidir. Kaynaklarda Kânûnî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hâkim ve şâirlere dost, bütün maddî-mânevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir pâdişâh olarak tavsif edilmektedir. Devletin bu devirdeki azamet ve büyüklüğü dış dünyânın tecessüsünü gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa’dan görünüşte Kudüs’e hac için giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.

2. Osmanlı pâdişâhlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fâtih devrinde İstanbul medeniyetin ve dünyânın en yüksek bir merkezi hâline geldi. Molla Gürânî, Akşemseddîn, Hocazâde, Molla Hüsrev ve Hızır Bey gibi dînî ilimlerdeki âlimlerin yanında matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yûsuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddîn ve Altuncuzâde Fâtih’e mensup en mühim simalar idi. Fâtih Sultan Mehmed, Türk İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himâyesine alarak çalışmalarında destek verdi. Rum âlimi Yorgi Amirukis’i Batlamyüs coğrafyasına göre bir dünyâ haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine memleket, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fâtih’in ilme olan hizmetlerine işâret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz câminin etrâfında yaptırdığı medreselerdir. Câminin etrâfında sahn-ı semân adıyla 8 medrese ve bu medreselerin arkasında daha küçük ve tetimme denilen diğer 8 medresede dînî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnâmelerinde yazılıdır.

Fâtih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bâyezîd Han, Yavuz Sultan Selim ve Kânûnî Sultan Süleymân devirlerinde de devâm etti. İkinci Bâyezîd Han kendi ülkesinde olduğu gibi doğu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahi maaşlar bağlattı. İlmin yayılması için onları teşvik etti. Amasya, Edirne ve İstanbul’da câmilerin yanında medreseler de inşâ ettirdi. Yavuz Sultan Selim’in etrâfı âlim, şâir ve şeyhlerle dolu idi. Sefer ve zaferleri bir vazife sayarak kudretini onlara sarf ediyor; fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyâtı terk etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâimâ telif ve tercümelere memur etti. Büyük âlim ve şeyhülislam Kemâl Paşazâde Osmanlı târihine dair Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserini Yavuz’un emriyle yazdı. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken Pâdişâhın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş fakat Yavuz; “Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben vefât ettikten sonra kabrimin üzerine örtülsün.” diyerek ilim adamlarının yanındaki değerine işâret etmiştir.

Kânûnî Sultan Süleymân Han da âlimlerle Allah dostlarına çok hürmet eder, her birine hallerine göre izzet ve ikrâmlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiçbir işe girişmezdi. Âlimler için medreseler, evliyâ için tekkeler yaptırır, fethettiği yerleri câmilerle mâmur ederdi. İstanbul’da kendi câmii civarında vücuda getirdiği Sahn-ı Süleymâniye adındaki tıp ve riyâziye fakülteleri dünyânın en ileri ilim merkezleriydiler. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. İlim, kültür ve sanat müesseselerinde, Kânûnî’nin himâyesinde kıymetli şahsiyetler yetişip her biri eşsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murâd’la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki pâdişâhlar tarafından da en iyi şekilde devâm etti. Fâtih’le başlayan dîvân bırakma durumu II. Bayezîd, I. Selim ve Kânûnî ile gelişti. Şiirde Fâtih Avni, Bâyezîd Adlî, Selim Selîmî ve Kânûnî Muhibbî mahlasını kullandı.

Pâdişâhların yanısıra Osmanlı devlet adamlarından Mahmûd Paşa, Karamânî Mehmed Paşa, Fenârizâde Ahmed, Çandırlızâde İbrâhim, Veliyüddînoğlu Ahmed, Sinan ve Cezeri Kâsım Paşalar gibi kıymetli âlim ve vezirler gerek Türkiye’deki ve gerek hâriçten gelmiş olan muhtelif ilim ve sanat adamlarını himâye etmişlerdir. Bu durum Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca âmil olmuştur.

3. Osmanlı ordusunun pâdişâh ve komutanlara itâat, düzen, disiplin, kâbiliyet, ahlâk, nefse hâkimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek seviyede bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler Türk ordusunun vaziyetini göstermesi bakımından mühimdir: “Türk ordularında bir bayram namazı seyrettim. Sarıklı başlardan mürekkep, büyük bir topluluğun toplanmış olduğunu gördüm. Derin bir sessizlik içinde namazı idâre eden (kıldıran) imâmın sözlerini dinliyorlardı. Her safın belirli bir durumu vardı. Ayrı saflar dizildikleri açık sahrada, tıpkı bir duvar gibi uzanıyordu.” (Baron von Busbecq)

“Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar. (Bertrandon de la Brocquiere)

“Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyâyı kutuptan kutba kadar kat edebilir.” (Vandal)

“Seleflerinin gayretleri sâyesinde Sultan Süleymân öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyânın bütün diğer ordularından dört asır ilerdeydi… Her Türk askeri yalnız başına seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi.” (Benoist Mechin)

“Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makina hâlinde harekete geçiyordu.” (Henri Hauser)

“Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalin başımıza getireceği felâketleri düşünüyor, titriyor ve âkibetimizden korkuyorum. Bir ordu gâlip gelecek ve pâyidâr olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü şüphesiz ikisi de sağlam sûrette devam edemez. Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer itiyadları, meşakkatlere tahammül kâbiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanâatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umûmî fakirlik, husûsî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş mâneviyât, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır. Neticenin ne olacağını tahminde tereddüdün yeri var mıdır?” (Busbecq)

4. Osmanlıların Atlas Okyanusundan Umman Denizine ve Macaristan’dan, Kırım ve Kazan’dan Habeşistan’a kadar geniş yerlere hâkim olmaları; Allahü teâlânın kelâmı Kur’ân-ı kerîmin emirlerine göre, adâletle idâre etmeleridir.

5. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilâtı, Fâtih, devrinde en mükemmel bir hâle geldi. Fâtih teşkilâtçı ve imârcı idi. Devlet idâresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslâmın esaslarına uygun kânunlar ve fermanlar yayınladı. Hazırlattığı kânûnnâmesi hukuk sâhasında çok önemli bir mevki tutmaktadır. Daha sonra Sultan Süleymân Han o güne kadar vâzedilen kânunları, Kânunname-i Âl-i Osman adı altında İslâm hukûku esasları dâhilinde toplattırıp, tanzim ettirdi. Bu kânunnâme, hukûkî, idârî, mâlî, askerî ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan, başlıklar altında, cezâ, vergi ve ahâliyle askerlerin kânunlarını ihtivâ ediyordu. Kânunnâme’de bildirilen hükümlerin tamâmı İslâm hukukundan alınarak, Hanefî mezhebine göre tanzim edilmiştir. Fethedilen ülkelerde, örfî hukuk denilen, önceki idâreden kalan kânunlar ve halkın teamülleri de İslâm hukûkuna uygunluğu şartıyla kânunnâme’de yer almıştır. Böylece hazırlanan kânunlar asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin tebeasını teşkil eden her çeşit insana huzur ve saâdet kaynağı oldu.

Duraklama Dönemi (1566-1699)

Kânûnî Sultan Süleymân’ın ölümü ile muhteşem pâdişâhlar ve onların hamleleri nihâyet bulmakla berâber devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlere hâkimiyeti ve ictimâî nizam bütün kudretiyle yaşamakta idi. Nitekim İkinci Selim Han döneminde (1566-1574) Avusturya’nın Erdel üzerine küçük bir tecâvüzü üzerine şiddetli bir mukâbelede bulunuldu. 1570’te Kıbrıs fethedildi. Türk donanması Okyanusya’ya kadar gidip Sumatra (Açe) Sultanlığıyla yâni Uzakdoğu Müslümanlarıyla temâsa geçti. Kurdoğlu Hayreddîn Hızır Bey 22 parça gemiyle Açe Sultanı Alâaddîn’e top ve topçu ustası götürdü. Türk subayları Açe ordusunda ıslâhat yaptı.

Diğer taraftan İkinci Selim Hanın Türk târihinin en şuurlu ve hayâti seferi olan Don-Volga nehirlerini bir kanalla birleştirme, böylece Karadeniz’le Hazar Denizini birbirine bağlama projesi Kırım Hanı Devlet Giray’ın ihânetiyle, başarısız kaldı. Bu kanal projesi sâyesinde, o sırada gitgide kuvvetlenen Rusların güneye doğru sarkmaları önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek sûretiyle artık tehlike olmaktan çıkacak, bütün Sünnî Müslümanların halîfesi olan Osmanlı sultanı, sünnî İslâm ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiilî hâkimi olacaktı. Bütün Türk yurtlarını bir bayrak altında toplayabilecek kadar muhteşem bu tasarıdan Ruslar dehşete kapılmışlar ancak karşı koyamamışlardı. Öte yandan Devlet Giray; bu kanal açıldığı takdirde Osmanlının artık o taraflarda kendi askeriyle iş görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı, böylece Kırım’ı ilhak edip merkezden vâlilerle idâre edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda yaptı. Kış mevsiminin buralarda altı ay sürdüğünü ve kimsenin bu soğuğa dayanamıyacağını söyledi. Çeşitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı geçirmek üzere Azak’a dönen Osmanlı teknik heyeti ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi. Böylece Kırım bu günlere kadar süren târihteki tâlihsizliğini kendi eliyle hazırladı ve Türk târihinin çehresini değiştirecek büyük ve önemli bir teşebbüs başarısızlığa uğradı. Artık, Rusya Kafkas Türk hanlıklarını yutmaya Osmanlıları ise, en fazla hırpalayacak bir güç olmaya hazırlanıyordu.

Osmanlı Devletinin İkinci Selim devrinde uğradığı ikinci muvaffakiyetsizlik İnebahtı’da oldu. Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethi üzerine Papanın teşvikleri neticesinde büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. 1571’de İnebahtı’da meydana gelen deniz muharebesinde Osmanlı donanması imhâ edildi. Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa kurtarabildiği 60 kadar gemi ile İstanbul’a gelebildi. Bundan sonra devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını tekrar inşâ ederek Akdeniz hâkimiyetini tekrar sağladı. Sokullu Mehmed Paşa Venedik elçisine: “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise bizim sâdece sakalımızı traş ettiniz. Kırılan kol bir daha yerine gelmez. Fakat kazınan sakal daha gür çıkar.” diyerek onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada donanmanın yetişmiyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; “Paşa, bu millet öyle millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar.” sözü meşhurdur. Gerçekten ertesi yaz Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz’e inince, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hattâ bu anlaşmada Venedik Cumhuriyeti, Türklere Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar karşılığı savaş tazminâtı ödemeyi bile kabul etti.

İkinci Selim Handan sonra Osmanlı tahtına çıkan Üçüncü Murâd döneminden (1574-1595) îtibâren Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim 1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla Üçüncü Mahmûd (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-1617), İkinci Osman (1618-1622) ve Dördüncü Murâd (1623-1640) devirlerinde olmak üzere 1639’a kadar sürmüş olan İran harpleri Osmanlı duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı Devletinin zayıf ânını kollayan ve Hıristiyan Batı dünyâsı ile birlikte hareket eden İran, devamlı olarak bu devleti uğraştırmayı gâye edinmiştir. İran’a karşı koyabilmek için devamlı Anadolu’dan asker desteği verilmiş bu durum zamanla Anadolu’da sıhhatli dengelerin sarsılmasına yol açmıştır.

Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde sıralanmıştır:

1. 1593-1606 Avusturya harplerinde timarlı sipâhi yerine, tüfekli piyâde kullanılması mecbûriyeti yüzünden, yeniçerilerin miktârı ziyâdesiyle arttırıldığı gibi, Anadolu’da ücretle pekçok tüfekli sekban askeri yazıldı. Sekban askerine ihtiyaç kalmadığı zamanlarda ücretsiz kalan bu eli tüfekli gruplar Anadolu’da halkı haraca kesmeye ve taarruzlara başladılar. Bozgunculukları sebebiyle timarları ellerinden alınan sipâhiler de onlara katıldı. Böylece 1596-1610 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğunu temelinden sarsan Celâli hareketi başgösterdi. Anadolu’da yağma ve çapulculuğa başlayan Celâlilere İran yanlılarının da katılıp, İran’ın bunları desteklemesi neticesinde isyanlar kısa sürede büyüdü. Öyle ki, Anadolu’da etrâfına 30-40 binlik kuvvetler toplayan Celâli liderleri çıktı. Bunlar emri altındakileri bir ordu biçiminde teşkilatlandırıyorlar ve üzerlerine gönderilen devlet güçleriyle çetin muhârebelere girişiyorlardı. Devletin İran ve Avusturya ile harp hâlinde bulunmasından da istifâde eden Celâliler, Anadolu’yu baştan başa yakıp yıktılar. Paniğe kapılan köylüler, topraklarını bırakarak şehir ve kasabalara sığınmaya çalışıyorlar, varlıklı olanlar İstanbul’a Kırım’a veya Rumeli’ye kaçıyorlardı. Bu durum Sultan Birinci Ahmed Hanın dirâyeti ve Vezir-i azam Kuyucu Murâd Paşanın üç sene süren temizleme faaliyeti neticesinde önlenebildi. Bu müddet içinde öldürülen Celâli sayısının 65 bini bulması Anadolu’nun içine düştüğü durum hakkında bir fikir vermektedir.

2. 1580’lerden îtibâren batıdan büyük ölçüde gümüş gelmesi neticesi fiyatların düşmesi üzerine yaşanan ve fiyatlar ihtilâli denen karışıklık. Bu vaziyet karşısında küçük timar sâhipleri, uzak ve masraflı seferlerden kaçınmaya başladı. Diğer taraftan Orta Avrupa’da yapılan savaşların harp usullerinde meydana gelen değişiklikler, tüfekli yaya askerine olan ihtiyacı ortaya çıkardı. Ayrıca Timarlı sipâhiler, silah ve techizât bakımından değil, teşkilât ve taktik bakımından da modern savaş şekline ayak uyduramıyorlardı.

Kaynak Rehber Ansiklopedisi