SA’D BİN EBÎ VAKKÂS HAKKINDA BİLGİ


SA’D BİN EBÎ VAKKÂS HAKKINDA BİLGİ NEDİR, SA’D BİN EBÎ VAKKÂS HAKKINDA BİLGİ ANLAMI, SA’D BİN EBÎ VAKKÂS HAKKINDA BİLGİ HAKKINDA BİLGİ, SA’D BİN EBÎ VAKKÂS HAKKINDA BİLGİ DERS NOTU, SA’D BİN EBÎ VAKKÂS HAKKINDA BİLGİ ÖDEVİ sayfanın konularıdır.

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden. Dünyâda iken Cennetle müjdelenen on sahâbîden biridir. İlk Müslüman olanların yedincisidir. İsmi Sa’d, künyesi Ebû İshâk’tır. Babasının adı Mâlik ve künyesi Ebû Vakkas’tır. Nesebi hem baba tarafından, hem de anne tarafından Peygamber efendimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) birleşir. Babası Mâlik bin Üheyb bin Abdi Menaf bin Zühre bin Kilâb-i Kureyşî’dir. Annesi, Zühreoğullarından Hamne binti Ebû Süfyân’dır. Hicret’ten 30 yıl önce Mekke’de doğdu. 675 (H.55) senesinde Medîne’ye yakın Akik denilen yerde vefât etti.

On yedi yaşındayken hazret-i Ebû Bekr’in vâsıtasıyla Müslüman oldu. Müslüman oluş hâdisesi şöyle rivâyet edilir:

Müslüman olmadan önce bir rüyâ görür. Rüyâsında, zifiri bir karanlığın içindeyken, birdenbire her tarafı aydınlatan parlak bir ay doğar. Ayın aydınlattığı yolu tâkip ederken, aynı yolda, Zeyd bin Hârise, hazret-i Ali ve hazret-i Ebû Bekr’in önünden ilerlediğini görür. Kendilerine; “Siz ne zaman buraya geldiniz?” diye sorar. Onlar da; “Şimdi.” diye cevap verirler. Gördüğü bu rüyâdan üç gün sonra hazret-i Ebû Bekr’in kendisine İslâmiyeti anlatması üzerine, kalbinde İslâmiyete karşı bir sevgi hâsıl oldu. Bunun üzerine hazret-i Ebû Bekr, onu, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) götürdü. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda îmân edip, Müslüman oldu.

Annesi, oğlunun Müslüman olduğunu duyunca çok sinirlenip, onu İslâm dîninden döndürebilmek için çeşitli yollara başvurdu. Oğlu Sa’d’ın kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bildiğinden İslâm dîninden döndürebilmek için; “Allah’ın, sana hısım ve akrabâ ile ilgilenmeyi, anne-babaya dâimâ iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen, sen değil misin?” dedi.

Hazret-i Sa’d da; “Evet!” dedi. Bunun üzerine annesi asıl maksadını bildirmek için şöyle söyledi:

“Yâ Sa’d! Vallahi, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helâk oluncaya kadar ağzıma bir şey almayacağım. Sen de bu yüzden, anne kâtili olarak insanlarca ayıplanacaksın.”

O güne kadar annesinin her isteğine boyun eğmiş, bir dediğini iki etmemişti. Allahü teâlâ ve Resûlüne (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün kalbiyle inanmış ve bağlanmış olduğundan bu îmân kuvveti üstün geldi, annesinin isteğini kabul etmedi. Annesinin yiyip içmediğini ve bunda inat ettiğini görünce, şöyle dedi:

“Ey Anne! Senin yüz canın olsa ve her birini İslâmiyeti bırakmam için versen, ben yine dînimden vaz geçmem. Artık ister ye, ister yeme!”

Annesi hazret-i Sa’d’ın dînine bağlılığını, îmânındaki sebâtını görünce şaşırdı, çâresiz kaldı. Yemeye ve içmeye tekrar başladı.

Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleriyle annesi arasında geçen bu hâdiseden sonra Allahü teâlâ, evlâdın anne ve babaya hangi hâllerde tâbi olacağını, hangi hâllerde tâbi olmayacağını bildiren Ankebût sûresi sekizinci âyet-i kerîmesini göndererek; “Biz insana, ana ve babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Bununla berâber, hakkında bilgi sâhibi olmadığın (ilâh tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşmak için sana emrederlerse, artık onlara (bu hususta) itâat etme! Dönüşünüz ancak banadır. Ben de yaptığınızı (amellerinizin karşılığını) size haber vereceğim.” buyurdu.

İslâmiyetin, ilk yıllarında Müslümanlar müşriklerden çok ezâ ve cefâ görüyorlardı. Hazret-i Sa’d da çok eziyet çekmişti. Eshâb-ı kirâm ibâdetlerini serbestçe yapamıyorlardı. Hazret-i Sa’d, ilk Müslüman olan sâhabîlerden birkaçıyla berâber, Mekke’de, Ebû Düb denilen bir vâdide namaz kılmaktaydı. Müşriklerin ileri gelenlerinden Ebû Süfyân, birkaç müşrikle birlikte yanlarına gelerek onların namazlarıyla alay etmeye ve kötülemeye başladı. Ebû Süfyân o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Bunun üzerine birbirlerine girdiler. Hazret-i Sa’d, eline geçirdiği bir deve kemiğiyle bir müşriğin başını yardı. Bunu gören diğer müşrikler korkuya kapılıp kaçtılar. Böylece hazret-i Sa’d, Allah yolunda ilk kâfir kanı döken sahâbî oldu.

Sa’d bin Ebî Vakkas, Eshâb-ı kirâm arasında en cesur ve kahraman olanlardandır. Eshâb-ı kirâm arasında şecâatta (cesârette), düşmana karşı şiddette en ileri hazret-i Ömer, hazret-i Ali, hazret-i Zübeyr bin Avvâm ve Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleriydi.

Hazret-i Sa’d, bütün gazâlarda ve birçok seriyye (küçük süvâri müfrezesi)lerde bulundu. Savaşlarda çok kahramanlıkları görüldü. Mekkeli Müslümanların üç bayrağı bulunuyordu. Bunlardan biri kendisine verilmiş, Müslümanların bayraktarlığını yapmıştır. Bedir Harbinde, büyük kahramanlık göstermiş, düşman tarafında bulunan, müşriklerin en başta gelen kumandanı ve en azılı din düşmanlarından olan Sa’d bin El-Âs’ı öldürmüştür.

Uhut Harbinde de, Müslümanların sıkışık durumlarında büyük bir metânetle çarpışmış, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından hiç ayrılmayıp, düşmana karşı savaşmıştır. Hazret-i Sa’d ok atmakta çok mahâretliydi. Her attığı ok isâbet ediyordu. İslâmiyette Allah yolunda ilk ok atan sahâbî olup, okçuların (kemankeşlerin) reisiydi. Uhut Harbinde, 1000’den fazla ok attı.Peygamberimiz tarafından büyük iltifatlara ve duâlara mazhar oldu. Peygamberimiz ona, ok atarken; “At yâ Sa’d! Anam, babam sana fedâ olsun.” diye buyurmuş, her ok atışında; “İlâhî bu senin okundur. Atışını doğrult.” “Allah’ım sana duâ ettiğinde Sa’d’ın duâsını kabul eyle.” diye duâ etmiştir.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, hayâtında “Anam, babam sana fedâ olsun.” diye sâdece hazret-i Sa’d için duâ etmiş, bunun dışında hiçbir kimseye böyle duâ etmediğini hazret-i Ali bildirmiştir.

Hazret-i Âişe radıyallahü anhâ anlatır: “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, gazvelerin birinde, geceleyin Medîne’ye dönüp geldiğinde; “Ne olurdu, sâlih bir kimse beni korumayı üzerine alsaydı!” buyurdu. Birden bir silâh sesi duyduk. “Bu kimdir?” buyurdu. “Benim, Sa’d bin Ebî Vakkas.” dedi. Peygamberimiz; “Seni buraya hangi şey getirdi?” yâni, buraya niçin geldin? buyurdu. Hazret-i Sa’d; “İçimden bir ses, Resûlullah yalnızdır, korkarım ki, din düşmanları O’na bir sıkıntı ve eziyet verirler.” dedi. Bunun için O’nu korumaya ve hizmetine geldim. Bunun üzerine Resûlullah ona duâ etti ve uyudu.”

Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri, birçok birliklere de kumandanlık etmiştir. Peygamberimiz zamânında Hicaz’da El-Harrar mevkiine gönderilen seriyyeye kumandanlık yapmıştır. Medîne şehrinin emniyetinin sağlanmasında önemli görevlerde bulunmuş, Resûlullah efendimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) Buvat Seferine katılmış, bu seferde Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sancağını taşımıştır. Hudeybiye Antlaşmasında bulunmuş, şâhid olarak anlaşmaya imzâ atmıştır. Hazret-i Ebû Bekir, halîfe seçilince, ilk bîat edenler arasında olmuştur.

Hazret-i Ömer zamânında, Hevâzin bölgesine zekât toplamak için gönderilmişti. Bu sırada İran taraflarındaki olaylar büyüyünce, hem bu olayları önlemek, hem de düşmana ders vermek için bir İslâm ordusu hazırlandı. Bu ordunun başına kimin geçirilmesi gerektiği, yapılan şûrâda görüşüldü. Bâzıları bizzat bu ordunun başına kumandan olarak Halîfe hazret-i Ömer’in getirilmesini istiyorlardı. Bir kısmı da bunun çeşitli sebeplerle uygun olmayacağını, başka birisinin kumandanlığa getirilmesini istiyordu. Bu sırada Sa’d bin Ebî Vakkas hazretlerinin Hevâzin’den mektubu geldi. Sa’d bin Ebî Vakkas’ın (radıyallahü anh) ismini duyan Eshâb-ı kirâmın hepsi ittifakla hazret-i Ömer’e; “İşte aradığın kimseyi buldun!” dediler.

Bunun üzerine hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkas’ı Medîne’ye çağırarak, onu İslâm ordularına başkumandan tâyin etti. Meşhûr Kadisiye Meydan Muhârebesini kazandı.

Daha sonra, hazret-i Ömer’in emriyle Sâsânî Devletinin başşehri ve İran Kisrâsı’nın bulunduğu Medâyin şehrine hareket edildi. İslâm askerinin Medâyin’e hareket ettiğini İran Kisrâsı Yezd-i Cürd duyunca, korkudan şehri terk etti. İslâm ordusu Medâyin şehrine kolayca girerek fethetti.

Kadisiye Harbi ve Medâyin’in fethinde büyük ganîmet elde edilmiş, Kisrâ’nın sarayları ve hazîneleri Müslümanların eline geçmişti.

Medâyin şehrinin, havasının ve suyunun askerlere iyi gelmediğini anlayan hazret-i Sa’d, hazret-i Ömer’e durumu bildirdi. Bunun üzerine hazret-i Ömer, yeni bir şehir tesis edilmesini emretti. Sa’d da, Kûfe şehrini kurdu ve şehrin ilk vâlisi tâyin edildi. Hazret-i Ömer, şehit olmadan önce, kendisinden sonra yerine geçecek halîfeyi seçmek için, altı kişilik bir şûrâ teşkil edilmesi vasiyetinde bulundu. Bildirmiş olduğu altı kişiden biri de Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleriydi. Eğer Sa’d, halîfe seçilmezse ona bir vezirlik verilmesini de vasiyet etmişti. Hazret-i Osman halîfe seçilince, hazret-i Ömer’in tavsiyesine uyarak, hazret-i Sa’d’ı tekrar Kûfe vâliliğine tâyin etti.

Hayâtının sonlarına doğru, Medîne’ye yakın Akik denilen yerde hastalandı ve orada 675 (H.55) yılında vefât etti. Mübârek cesedi Medîne-i münevvereye götürüldü. Namazını Medîne vâlisi Mervân kıldırdı. Vasiyetine uyularak Bedr Harbinde giymiş olduğu elbisesiyle defnedildi.

Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri, Cennetle müjdelenen on sahâbîden, Aşere-i mübeşşereden en son vefât edendir.

Hazret-i Sa’d; heybetli, orta boyda, esmer tenli, cesur, sözü, özü doğru büyük bir zâttı. Çok cömertti. Sâdeliği severdi. Hazret-i Sa’d, Vedâ Haccından sonra hastalandığında, Peygamber efendimiz kendisini ziyârete gelmişti. Sa’d hazretleri hastalığı şiddetlendiğinden duâ almak için Peygamberimize; “Yâ Resûlallah! Siz Medîne’ye döneceksiniz de ben burada ölüp dostlarımdan geriye mi kalacağım?” dedi. Peygamber efendimiz de; “Hayır! Sen bizden geri kalamazsın! Burada kalır da sâlih ameller işlersen, elbette onunla derecen artar, merteben yükselir. Umarım ki, sen uzun zaman yaşayacaksın! Öyle ki, senden birtakım kavimler faydalanacak, birtakımları da mahrum kalacak.” dedi ve; “Yâ Rab! Eshâbımın Mekke’den Medîne’ye dönüşünü tamamla.” diyerek duâ etti. Bunun üzerine iyileşti, şifâ buldu. Medîne’ye döndü.

Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri, Peygamberimize annesi tarafından dayı olurdu. Bunun için Peygamberimiz ona; “Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin.” diyerek iltifatlarda bulunurdu.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, yine bir hadîs-i şerîflerinde; “Ebû Bekr Cennettedir, Talhâ Cennettedir, Zübeyr Cennettedir, Abdurrahmân ibni Avf Cennettedir, Sa’d ibni Ebî Vakkas Cennettedir, Saîd ibni Zeyd Cennettedir, Ebû Ubeyde ibni Cerrâh Cennettedir.” buyurdu.

Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri 270 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır:

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, her namazın ardından muhakkak şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, korkaklıktan, cimrilikten sana sığınıyorum. Rezil bir hayâta düşmekten, dünyânın ve kabrin imtihanından sana sığınıyorum.”

Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir bedevî gelerek, benim söyleyebileceğim bir kelime öğret, dedi. Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Allah birdir, O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur ve O’nun ortağı da yoktur. Allah her şeyden yücedir. Bütün hamdların hepsi Allah’a mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şânı ne yücedir. Günahtan kaçmaya kuvvet, ibâdet yapmaya kudret ancak aziz ve hakîm olan Allah’ın yardımı iledir de.” Bedevî; “Bunlar Rabbim içindir. Ya kendim için ne söyleyeyim?” dedi. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem; “Allah’ım beni bağışla ve koru. Bana hidâyet ver ve rızıklandır, de.” buyurdu.

Kim müezzinin okuduğu ezânı dinler de tek ve ortağı olmayan Allah’tan başka hiçbir ilâhın bulunmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim, Rab olarak Allah’ı, Peygamber olarak Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) ve din olarak İslâmiyeti seçip, râzı oldum, derse günâhları bağışlanır.

Kur’ân-ı kerîm okurken ağlayın, eğer ağlayamazsanız ağlamaya çalışın.

Kişinin âile fertlerine harcadığı sadakadır. Kişiye âilesine yedirdiği lokmadan muhakkak sevap verilir.”

Duâsının kabul edilmesi için duâ istendiğinde Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Duâ kabul olmak için helâl lokma yiyin.” buyurdu. Sa’d bin Ebî Vakkas radıyallahü anh, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) duâsını aldığından her duâsı kabul olurdu. Bunun için, Müslümanlar onun duâsını almaya çalışırlardı. Düşmanlar da, her attığı ok isâbet ettiğinden, ondan çok korkarlardı.

Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri buyurdu ki: “Hayâtımda üç gün ağladım. Bunlardan biri, Resûl-i ekremin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefât ettiği zaman; ikincisi hazret-i Osman’ın şehit edildiği zaman; üçüncüsü de Hakk’a sığınırken ağladım.”

Yine buyurdular ki: “Bir kimse gündüz hatim okursa, melekler ona akşama kadar duâ eder. Gece okursa sabaha kadar duâ eder.”

Kaynak Rehber Ansiklopedisi