AĞIT ŞİİRLERİ

AĞIT ile alakalı duygusal şiirlerden oluşan sayfa

AĞIT  
Çiçekçi bana bir gül ver
Sevgilime değil, bir ölü için
Çiçekçi bana bir gül ver
İçine gözyaşlarımı sığdırabileyim.



Yakasına böyle bir gül takmıştı
O gün bir görseydin sen onu
Çiçekçi bana bir gül ver
Sanki o güldendi bütün mutluluğu.



Sen de : - Bir arkadaşın öldü
Ben diyeyim : - Kardeşim!
Çiçekçi bana bir gül ver
Götürüp tabutuna iliştireyim.



Kaldırımlarda kömür tozları
Bacalarda koyu bir duman var
Kara bir gökyüzü tek özelliği bu kentin
Çiçekçi bana bir gül ver.



Kapalı perdeleri açabilse gülüm
Kapalı kapıları kırabilse
Kapalı yüreklere girebilse...
Çiçekçi bana bir gül ver
- Beyim, gül olmaz ki bu mevsimde!

Ahmet Erhan
( 1958 - 2013 )

AĞIT  
Bir orman düşünürdüm saçlarını koklarken. 
Bir ses bırakırdım bulman için kulağının dibine 
uyanırken daldığım düşlerden. 
"Beni ışık olan bir yere götürün!" diye 
fısıldayan bir ses 
zeytinliklerin içinden. 



Şimdi yerle bir edilmiş o kutsal kentin 
ayakta kalmış bir burcundan bakarken 
uzaktan ürperen denize 
ve rüzgarla titreyişine sararan otların, 
"Bütün bu yatakları kurumuş ırmakların kaynakları 
şu arkamızdaki dağlardaydı," diyor 
yaşlı çoban bize ören yerini gösterirken. 



Yazlardan bir yazdı elbet, unutulmaz. 
Otların türküsüne katılan ağustosböcekleri ve rüzgar, 
sonra gene o fısıltı, 
"Beni ışık olan bir yere götürün!"
sesin sahibi nerede? 
Işıklar içinde! ışıklar içinde! 
bütün sevdiklerimizle.

Cevat Çapan

AĞIT  
Teller iletmez haber, direkler devrileli
Kara haberdir göklerde kuşlar görüleli.
Anam, bacım yok içinde, neremdir yareli?



Adapazar! Erzincan oldun, türkülerdesin;
Bir bahar akşamında ölün, yüreklerde yasın,
Şahan mı vurdu kolun, yaralı turna mısın?



Doyulmaz dünyada; insanın çilesi ölüm.
Ne çare, geldi türküler yakılası ölüm
Ah! Böyle mi kahredilir? Yıkılası ölüm.



Bu muydu çarşın, mahşer mi kurmuşlar yerine?
Yine mi “çağrışak kurtlar ve kuşlar” yerine!
Karalar giymişiz kutlu kumaşlar yerine.



Gurbette yar vardı, mendili işlenilmemiş,
Tarlalar hazandır, tütüne başlanılmamış.
Bir mendil ver n'olur, çevresi yaşlanılmamış.



Ağlarım; bu yürek sevdaya uyası değil,
Türküm var: Harput, Diyarbakır mayası değil.
Garibim: İçimde Eğin'in havası değil.



Bir yaprak sarmadım yarana yaran çözerim.
Bir mısra gülmedim, dosta ağıt düzerim,
Uğruna destan yazılası, Adapazarım.

(Ülkü, s. 43, 1943)

 Enver Gökçe
 ( 1920 - 1981 ) 

AĞIT Ölmüş Sait
Deniz mavisinden erken
Bunca sevgiden sonra
Ölmüş annesini öperken.
Ölmüş, eli ayağı uzak
Camların üstü buğu
Ölmüş, çocuklar izin vermeden
Yüzünde sarışın çocukluğu.
Yıldızlar gitmez, gün doğmaz
Ölmüş, korkunç uykusu yerde
Ölmüş hayal meyal
Üşür balıklar hikayelerde.
Ölmüş
Ölmüş, ağaç bir, gölgesi iki
Ama neden ölmüş
Ölmek yaşamaktan iyi mi ki!...
Fazıl Hüsnü Dağlarca
 ( 1914 - 2008  )
AĞIT  
Geçmişten üç yüz gözümün önünden gitmiyor:
Biri Claudius’la konuşan Okeanos, bir başkası
gün doğarken ve gün batarken acımasız
ve duygu nedir bilmeyen Kuzey;
üçüncüsü da ölüm, hepimizi alıp götüren
akıp giden zamana verdiğimiz o öteki ad.
Tarihte yaşanan ya da düşlenen
dünlerin o halka özgü yükü
işlediğim bir suç gibi eziyor beni.
Gökler altında Danimarka’ya hükmeden
Scyld Sceaving’in cesedini denize
geri getiren o mağrur gemiyi düşünüyorum;
dizginleri yılanlar olan o koca kurdu,
yanan gemiye güzel ölü tanrının
saflığını ve aklığını bağışlayan;
insan gövdeleri serüvenlerinin tabanı
o suların ağırlığı altındaki
bataklıklara saçılan korsanları düşünüyorum;
kuzey Odisealarında denizcilerin
rastladıkları mezarları. Kendi ölümümü
düşünüyorum, kusursuz ölümümü,
gömülecek kül kâsesi ve gözyaşı olmayan. 

Jorge Luis Borges
( 1899 - 1986 ) 
AĞIT   
Annem mi bir kadın
Geciken bir kadın geceyatısına
Ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
Günübirlik bir kadın
Üsküdar’la İstanbul arasında.



Babamdı sakalıydı babamın
Bir akşam göle batırdı
Çıkmamak üzere bir daha
Hepsi de ekmek kokardı
Sayısı unutulan parmaklarının.



Akşam bir attır bütün ülkelerde
Serin esmer bir attır
Terkisine çocukların bindiği.

(Gül Yordamı)

Kemal Özer
( 1935 - 2009 ) 

AĞIT  
Kadr-i gam ger çeşm-i şer bigrîstî
Rûz u şebhâ tâ seher bigrîstî
Göz gamın ne olduğunu bilseydi,
gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,
padişah bu acıyı duysaydı;
göz gece demez, gündüz demez ağlardı,
gökler yıldızlarla, güneşle, ayla
gece demez, gündüz demez ağlardı.
padişah bakardı ününe,
tacına, tahtına, tolgasına, kemerine,
gece demez gündüz demez ağlardı.



Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı,
uçan kuş avlanacağını bilseydi,
gerdek gecesi bu özlemi görseydi;
gül bahçesi hem güle hem dala ağlardı,
uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı,
gerdek gecesi öpüşmeye, sarılmaya ağlardı.



Zaloğlu bu zülmü görseydi,
ecel bu çığlığı duysaydı,
cellâdın yüreği olsaydı;
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe ağlardı,
ecel bakardı kendine ağlardı,
cellât, yüreği taş olsa, ağlardı.



Kumru, başına geleceği duysaydı,
tabut, içine gireni bilseydi,
hayvanlarda bir parça akıl olsaydı;
kumru selviden ayrılır ağlardı,
tabut omuzda giderken ağlardı
öküzler, beygirler, kediler ağlardı.



Ölüm acılarını gördü tatlı can,
koyuldu işte böyle ağlamaya.
Olanlar oldu, gitti dostum benim.
Şu dünya bir altüst olsa, ağlasa yeri var.
Öylesine topraklar altında kalmışım.

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi
 ( 1207  - 1273 )

AĞIT
  
Yanar döner kalemler, yazıyor bir düzüye,
"Halkın derdi konusu artık eskidi" diye;
Bu zamanın şairi unutmalıymış onu,
Kanmayın sakın, gençler; hiç eskir mi bu konu?
Ah keşke eskiseydi, cennet olurdu her yer
Yılların geçmesiyle... Ne yazık ki milletler,
Cılız sürüler gibi kırbaçla sürüldükçe,
Çorak kırlarda böyle aç çıplak süründükçe,
Yalnız Musa onların derdine çare bulur,
Yeryüzünde en güzel, en sağlam birlik budur.
Kendileri gülerken, halkın çektiklerini,
Güçlülere anlatır, uyandırır hepsini,
Gözlerini boyuna millet üstüne çeker,
Şiir bundan daha iyi neye hizmet eder?



Bağışladım millete elimdeki sazı ben,
Ölüp gitsem de yanmam beni asla görmeden.
Ödevimi bitirdim rahattır artık gönlüm,
Savaşta bütün erler düşmana saçmaz ölüm,
Ama herkes savaşır. Hayat savaştan doğar.
Bir gün gördüm ne mutlu, Rusya'da hürriyet var.
Bol bol sevinç gözyaşı döktüm, ürperdi içim,
Musa'nın dürtmesiyle birden kendime geldim:
"Coşup taştığın yeter, ileri gitmelisin,
Gerçi hür oldu millet, ama rahat mı dersin?"



Altın buğday biçen kız, güler, türkü söyler mi,
İhtiyar rahat rahat tarlasını sürer mi
Yiyecek götürürken çiftteki babasına,
Gülüp oynar mı çocuk çayırlarda bir başına,
Ses verir mi oraklar, hışırdar mı tırpanlar,
Kafamı kurcalayan daha nice soru var.
"Son yıllarda kimbilir köylünün binbir derdi
Hiç çekilmez mi oldu, yoksa biraz dindi mi?
Sürüp gider mi böyle bizde kölelik yine,
Çıkar gelir mi dersin bir gün onun yerine
Hürriyet, köy kızının sevinçli türküsünde,
Yaslar mı bürür yoksa bu türküyü o gün de?"



Artık hava karardı, yapayalnız kırlarda,
Hayallerime dalıp yemyeşil çayırlarda,
Akşam serinliğinde düşünceli gezerken
Bir ezgi perde perde dalgalandı içimden;
Canlandı bu ezgide demin düşündüklerim
Köylünün emeğine başarılar diledim.



Onu çiğneyenlere hep lanetler yağdırdım
Bu halkı kurtar diye Yaradana yalvardım.
Uğuldayan türkümü vadiler de tekrarlar,
Yankısını çınlatır uzakta yalçın dağlar,
Orman karşılık verir, tabiat beni anlar,
Ama asıl türkümü söylediğim biri var,
Millete sundum sözde bütün şiirlerimi,
Yazık ki dinlemiyor, anlamıyor o beni.

Nikolay Alekseyevich Nekrasov
(1821 - 1878)
 AĞIT
Önce üstün başın eskidi
Etlerin, gözün, kaşın eskidi
Ne varsa taze bildiğin
Eskidi oğlu eskidi.
Elden ayaktan oldun kardeşim
Kalem parmaktan tırnaktan
Bir canın vardı cıvıl cıvıl
Candan oldun kardeşim
Satırlara kaldın kitaplar içinde
Hani saç kirpik deri



Öf ne kötü dünyamış
Bir Orhan Veli varmış
Gel gel kardeşim Orhan
Benim ellerimi al
Benim gözlerimi kullan.

 Oktay Rifat Horozcu
 ( 1914 - 1988 )

AĞIT  
Her şey güzeldi bir zaman, çok önce,
Şehirler, insanlar, güneş, deniz,
Mutluluğumu görebilirdiniz,
Çökmeseydi içime bu son gece.



Her şey bir anda bitmeseydi, yazık
Olmasaydı gençliğime aptalca,
Belki de o yerlere varırdık
O uzak dağlara ulu: koskoca..



Orada her şey değişirdi belki,
Açardı umutlarımız bakarsın
Ateş rengi, kan rengi güller gibi
Toprağında kimbilir hangi aşkın.



Oysa şimdi nerdeyiz, neyiz bak
Her umut belirtisinden uzağız
O sevilmiş gözlerde saf ve berrak
Bir ayna bile yok bakacağımız.



Her şey kurşuni bir renk almış, soğuk
Bozkırlardır uzayan önümüzde
Kime baksan o yüz: veremli, soluk
Tek mavi kalmamış gökyüzümüzde.



Her yerde bitmişliği güzelliğin
Kum kamyonları, putreller, betonlar
Sonra ta beşikten mezara değin
Sıfırlar, yüzler, binler ve milyonlar..



Hadi öl bakalım ölebilirsen
Zincirlerle bağlıyken yaşamaya
Omuzla yükünü, hadi yalnız sen
Isterse gücün olmasın taşımaya.



Yenik düşmüşüz işte gerçek ortada
Çökmüş boynumuza zulmün elleri
Bir tutsak, bir dolap beygiri ya da
Bir mahkum gibiyiz kaç yıldan beri.



Yargıç hükmünü çoktan vermiş, oku
Boynundaki yaşamak fermanını
Yaşamak sonra ölmek; iki korku
Geri getirmezken bir anını.



Terkedilmiş şehirleri bilirsin,
Bilirsin gömülmüş uygarlıkları
Ve düşün ki; patlaması bilincin
Yırtmaya yetmiyor karanlıkları.



Öyleyse çek sapla göge bıçağını,
De ki; benim işim tanrılıktan güç,
Benim hem yüksek, hem en aşağı
Işte ellerimde sonsuzluk ve hiç..



De ki; Ömür verdin; en büyük yalan
De ki; Beden verdin; içi boş ve kof
Işte! Yüce eserin, işte insan
Ve yırt göğsünü, bağır: Of Tanrım of...

Ümit Yaşar Oğuzcan
( 1926 - 1984 ) 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir